Data Loading...
Anadolu.Life Haziran 2020 Flipbook PDF
Anadolu . Life - Aylık, Bilim, Kültür, Sanat, İş Dünyası, ve Cemiyet Yaşam Dergisi, (Anadolu.Life - Mounthly, Science, C
124 Views
102 Downloads
FLIP PDF 50.2MB
AYLIK, BİLİM, KÜLTÜR, SANAT, İŞ DÜNYASI VE CEMİYET YAŞAM DERGİSİ - Sayı 16- Haziran 2021 Mounthly, Science, Culture, Art, Business World and Community Life Magazine - Is. 16- June 2021
Cavidan Fatihi Müzisyen Azerbaycan
Metin TURAN E ğ i t i m c i - Ya z a r
Özden Aşar COŞAR
E ğ i t i m c i - A r a ş t ı r m a c ı Ya z a r
P r o f . D r. Ay b e n K a r a s u Uy s a l
(Cern Projesi- ALICE Deneyi) Tü r k i y e Ta k ı m ı L i d e r i
Rugeş Demir Meddah - Yazar
(Caxiloro Lozoronca) Marcelo Rossel HERRERA Sanatçı - Şili (Müzisyen - Ressam)
Âşık Mustafa ÖKSÜZ (Avusturalya)
Doç. Dr. Esin ESEN Öğ. Üyesi Japonolog ANDL-1
Güvenlik, Yönetim ve Temizlik Hizmetleri alanında hizmet veren SİPAHİ GRUP, bölgemiz ve ülkemizde aranılan, kendi konusu ve çalışma alanında lider bir firma olma amacındadır. AR-GE çalışmalarına önem veren, sürekli kendini yenilemeyi, eğitimi kendisine ilke edinen, hizmet alma ve vermenin gerektirdiği tüm yükümlülükleri iyi bilen, hizmet verdiği tüm alan ve kurumlarda firma ilkeleri ve prensipleri doğrultusunda çalışmalarını başarı ile sürdürmek hedefindedir. Sunulan hizmetler öğrenmeye ve öğretmeye açık, sadakat ve benimsemeye önem veren sürekli kendisini yenileyen, takım çalışmasını her zaman ön planda tutan personelle yürütülmektedir. Amacımız; güvenlik, yönetim ve temizlik hizmetlerini en ekonomik, yasal mevzuata uygun, tam bir şeffaflık içinde, 365 gün 24 saat çalışarak yürütmektir.
ANDL-2
İ Ç "Kıbrıslı
İ
N
D E
K
İ
L
E
R
Rum Akel’in Sözde Türk Akilleri..."
Emk.Tümamiral Cem GÜRDENİZ Uluslararası Strateji Uzmanı -Yazar
"Malakanlar-Kars'ın Solan Gülleri..."
Songül DÜNDAR Araştırmacı - Yazar - Şair
“Orta Çağ'dan Günümüze Kemancılar... (Jakob Steiner)”
Elena KEPETS Sanatçı - Editör - Restorator
"Benim Gözümle Gezelim - Yaşamım..."
Özden COŞAR Yazar - Gazeteci - Eğitimci
"Dünyamız Kredisini Tüketiyor..." Ali PEKTAŞ Araştırmacı - Yazar
"Doç.Dr. Esin ESEN - Japonolog - Araştırmacı Yazar "
Atsuko SUETOMİ Japon KOTO Sanatçısı - Eğitimci - Yazar
"İstenen Batılı Gibi Nesnel Düşünce!... "
Halil ERYILMAZ - Fikir İnsanı
"Yeni Atatürkçülük... "
Levent AKPINAR Araştırmacı-Yazar-Eğitimci (İngiliz Dili)
"Rugeş Demir - Meddah - Yazar"
Gönül DEMİRBAŞ Eğitmci - Yazar (Edebiyat)
ANDL-3
Anadolu . Life Tüm Bilim İnsanı, Girişimci, Kültür ve Sanat Elçisi değerli dostlarımızın bütün çalışmalarını, bedelsiz ve tüm sınırlamaları kaldırıp, dünya ya yayınlayarak yeni kitlelere ulaştırıp, müthiş olanak ve fırsatlara kapı aralamış bulunmaktan dolayı kıvanç duyuyoruz. Anadolu.Life ve Anadolu.Life TV tüm Bilim, Kültür, Sanat Elçilerimizin 7/24 bedelsiz hizmetindedir!... Değerli dostlar; baharın tüm insanlığa ve ülkemize sağlık, huzur ve mutluluklar getirmesi ümidi ile güzel, hoş süprizlerimizle sizlerle olmaya devam edeceğiz...
aşar USLU
Y tmeni Genel Yayın Yöne
Değerli dostlar, yine sıkıntılı ve basiretsiz sürecin kıskacında; Bilim, Kültür ve Sanatı yapmaya, yaymaya ve de toplumu bu yönleri ile doyurmaya çalışan elçilerimizle salgının gölgesinde devam ediyoruz!... Sağlığımız için, gelecek nesillerimiz olan çocuklarımızın uzun ömürlü ve konforlu yaşamalarına imkanlar yaratabilmek ve destek olmak amacı ile zorunlu olarak yine eve kapandığımız şu sıkıntılı dönemi artık terk edip, normal sürece geri dönüş yapmak istiyoruz ama nafile, yine yine yeniden!.. Fakat hala salgın kaynaklı sağlık sorunları, alınan hatalı karar ve yanlış uygulamalardan dolayı sürekli sekteye uğramakta ve bir türlü istikrarlı ve kararlı güvenli bir yol belirlenememiş, tam aksine süreç gittikçe belirsizleşmekte, sorunlar yumağınıda birlikte getirmektedir. Topluma sürü psikolojisi uygulayarak büyük kayıplara neden olunmaktadır!... Bizlerde bu anlamsız döngülü süreci en hasarsız bir şekilde atlatmak ve yaşamımızı daha iyi hale dönüştürmek için sabır ve sebatla çaba göstermeye çalışırken malesef üzülerek belirtmeliyim ki!... Asla geri dönülemez sonuçlar doğurmaya devam etmektedirler!... Değerli Dostlar, sizlere söz verdiğimiz gibi yayın hayatımıza can suyu katacak olan değerli dostlarımız ve üstadlarımız ile yapmış olduğumuz işbirliği ve güç birliği kapsamında karşılıklı yeni proje çalışmalarımızı ve hizmetlerimizi çok yakında sizlerle paylaşarak büyümeye, gelişmeye, artırarak devam edeceğiz, şimdiden hepimize kutlu olsun!... Emeği geçen tüm kıymetli dostlara çok teşekkür ediyoruz... Bu sayımızda yazıları ile bizlerle beraber olan kıymetli konuğumuz değerli Bilim İnsanı, Girişimci, Yazar, Şair ve diğer tüm Sanatçı dostları duyurmaktan kıvanç duyuyorum; Yine Anadolu.Life ile okunma, izlenme ve etkileşim rekorları kırarak Amerikan'ın dünyaca ünlü dergilerinin tirajlarını egale ederek yeni rekorlara imza attık!... Bu bizler için çok değerli ve önemli ve de bizler için çok anlam ifade ede etmektedir!... Siz değerli dostlarımıza çok teşekkür ederiz... Anadolu.Life TV Kanalımız da tüm Bilim, Kültür ve Sanat Elçilerimizin başarılı çalışmalarını 7/24 yayınlamaya yenilerini ekleyerek devam ediyoruz!.. Bu bizler ve tüm kıymetli Sanatçı dostlarımız için çok önem taşımaktadır!... Artık hiçbir TV veya Radyo Kanalına ihtiyaç duymadan kendi yayınlarımızı, üstelik sınırları kaldırarak Uluslararası yayın yapma olanaklarına sahip olma mutluluğunu sizlerle paylaşmaktan dolayı kıvanç duyuyoruz!...
ANDL-4
Hızla, adım adım büyümeye, dünyanın her tarafına yayınlarımızı ulaştırmaya ve oradaki tüm aydınlanmacı; bilim, kültür, sanat ve iş dünyasından değerli yetenekleri, yüzleri sizlerle, sizleride onlarla buluşturmak üzere paylaşarak çoğalmaya, Anadolu'nun sesini, nefesini "Yurtta barış, Dünya da barış" ilkesi ile yaymaya, yayılmaya devam ediyoruz. Anadolu.Life dijital dergimizde röportajı yayınlanan tüm kıymetli Sanatçı dostlarımızın Sanatsal Video, Müzik Klipleri "Sanatçılar" sayfamızda devamlı yayınlanacaktır! ... Buradan rahatlıkla ulaşabilir ve izleyebilirsiniz.... Anadolu.Life YouTube kanalımız aktif bir şekilde yayınlarına başlamıştır!... Lütfen Abone olmayı unutmayınız... https://www.youtube.com/c/AnadoluLife Tüm dijital kanallarımız ve sosyal medya platformlarında değerli Bilim, Kültür ve Sanat Elçilerimizi sizlerle buluşturmak üzere canlı yayınlarımıza başlamış bulunmaktayız... İzleyemeyenler için tekrarları hem YouTube kanalımızda, hemde sosyal medya sayfalarımızda ulaşabilirsiniz.... Değerli dostlar; Bilim, Kültür, Sanat Elçilerimiz ve İş Dünyasının başarılı temsilileri ile birlikte Dünya çapında ciddi bir örgütlenmeye gidiyoruz!. Bu güzel müjdeli haberi sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum... İlk toplantı ve etkinliğimizi başkent Ankara'da yapacağımız bu örgütlenmemize çok ciddi kesimlerden katılım, ilgi ve destek var!.. Şimdilik bu kadar bahsetmek istiyorum... Tüm gelişmelerden ve içerikten önümüzdeki sayıda oldukça geniş yer vereceğim... "Bizleri takip ederek destek veriniz!..." Lütfen sizlerde bizleri eleştir, beğeni ve yorumlarınızla yalnız bırakmayınız!... Sosyal Medya hesaplarınızda (Facebook, Instagram, Twitter, Linkedin, Telegram vb.) kıymetli dostlarınızla paylaşınız, paylaşınız ki! birlikte büyüyelim, çoğalarak gelişelim, güçlenelim ve sizlere daha iyiyi, daha güzeli sunalım.
Anadolu.Life herkese açık, özgür, bağımsız ve ücretsiz bir yayındır!... Hiçbir ideolojinin veya sermayenin güdümünde değildir!... Birleşerek, paylaşarak büyüyeceğiz !... Sevdiklerinizle birlikte güzel günlerde olmak ümidiyle mutlu ve esen kalın! ...
"UNUTMAYIN
31 Mayıs 2021 - İzmir
"Anadolu.Life" BİR GÜN SİZE DE LAZIM OLACAK!.."
2021 MAYIS AYINDA "1,425,835" (BİR MİLYON DÖRT YÜZ YİRMİ BEŞ BİN) üzerinde OKUYUCU-İZLEYİCİ KİTLESİNE ULAŞMIŞ BULUNMAKTAYIZ!.. - Siz değerli tüm dostlarımıza çok teşekkür ederiz, sayenizde sizlerle birlikte, hızla büyümeye devam ediyoruz. iyi ki varsınız... Esenlikler diliyorum...
Ülkeyi dışarıdan zapt edemeyenler, içerideki işbirlikçisi; dalkavukları, yalakaları, şakşakçıları, etnik bölücü ve ırkçıları, kan emicileri, şarlatanları ve din simsarları ile ne yaparsanız yapın bu ülkenin halkını birbirine düşüremeyecek, bölemeyecek, kargaşa iklimi yaratamayacaksınız!.. Yaratığınız kaos ikliminde kendi pisliğiniz içinde boğulup, yok olup tarihin karanlık sayfalarında yerinizi alacaksınız!... Asırlar boyunca hep kötü anılacak, kendi neslinizin dahi lanetine maruz kalacaksınız!... Bütün lanetler ve gazaplar üzerinizden hiç eksik olmasın!... Soyunuz, sopunuz kurusun, yok olsun!... "Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! (1927)
ANDL-5
Anadolu . Life 13 Haziran
Fikir İşçileri Kanunu’nun kabulü (1952).
13-Haziran Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesiyle boşalan DYP Genel Başkanlığı’na Tansu Çiller seçildi (1993).
Haziran Ayı Özel Günleri
Haziran Ayındaki Tarihi Olaylar Haziran Ayındaki önemli gün ve haftalar listesi 1 Haziran
Türk Hava Kuvvetleri’nin kuruluşu (1911).
1 Haziran 3 Haziran 3 Haziran
TEKEL Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu (1932). Gelir Vergisi Kanunu’nun kabulü (1949). Humeyni’nin ölümü (1989).
3 Haziran Pekin’in; Tienanmen Meydanı’ndaki büyük gösteriye askeri müdahalede bulunması, 2 bin civarındaki öğrencinin hayatını kaybetmesi (1989).
14 Haziran
Etibank Genel Müdürlüğü kuruldu (1935).
14 Haziran
Jandarma Teşkilatı’nın kuruluşu (1839).
15 Haziran
Darüşşafaka’nın kuruluşu (1873).
16 Haziran
Barbaros Hayrettin Paşa'nın Haçlı Donan ması’na karşı zaferi (1535).
18 Haziran
Türk – Alman dostluk ve saldırmazlık anlaşması (1941).
18 Haziran Viyana’da, Carter ile Brejnev’in SALT II Anlaşması’nı imzalamaları (1979). 19 Haziran NATO üyesi ülkelerin askeri kuvvetlerinin statüsü konusunda bir anlaşma imzalamaları (1951). 20 Haziran 21 Haziran
Bayezit-Cem Arasında Yenişehir Savaşı (1481). Soyadı Kanunu’nun kabulü (1934).
22 Haziran
Toplu Yunan Saldırısının başlaması (1920).
23 Haziran
Hatay’ın Anavatan’a ilhakına ait antlaşma Ankara’da imzalandı (1939).
24 Haziran
Gazeteci Hakkı Tarık Us’un ölümü (1958).
3 Haziran Messina Konferansı; Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun doğuşu (1955).
24 Haziran İbrahim Paşa komutasındaki Mısır Ordusu’nun Osmanlı Ordusu’nu Nizip yörelerinde ağır bir bozguna uğratması (1839).
4 Haziran 5 Haziran (1936).
25 Haziran
Orman Genel Müdürlüğü kuruldu (1937). Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü kuruldu
Sultan Abdülmecit‘in ölümü tarihi (1861).
5 Haziran Amerikan Savunma Bakanı General George C. Marshall’ın “Marshall Planı“nı açıklaması (1947).
25 Haziran Tansu Çiller’in Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak oluşturduğu 50. Hükümet, cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından onaylandı (1993).
6 Haziran
25 Haziran
Kore Savaşı’nın başlaması (1950).
7 Haziran Basın – Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu (1920).
28 Haziran
Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluşu METE HAN (M.Ö. 209)
7 Haziran 8 Haziran
29 Haziran 29 Haziran
Balkan Savaşı’nın başlaması (1913). Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün kuru luşu (1938).
İhtiyarlık Sigortası’nın kabulü (1949).
Süleymaniye Camii’nin ibadete açılışı (1557). T.C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu (1949).
9 Haziran Anıtkabir için açılan yarışmada, Prof. Emin Onat ve Orhan Arda’nın projeleri birinci oldu (1942).
29 Haziran A Milli Futbol Takımı, 2002 Dünya Kupası Finalleri’nde Güney Kore’yi 3-2 yenerek üçüncü oldu (2002).
9 Haziran
Kıbrıs’ta, Türk Anayasası’nın 230 oya karşı, 37.502 oyla kabulü (1975).
Haziran ayındaki önemli gün ve haftalar listesi:
9 Haziran
Ulusal Deprem Konseyi kuruldu (2000).
Dünya Çevre Günü 5 Haziran Geleneksel Pilav Günü – Sakarya / Taraklı Haziran’ın ilk pazarı
10 Haziran edilmesi (1946).
İtalya’da krallığın sona erip, cumhuriyetin ilan
Çilek Festivali Kültür ve Turizm Etkinlikleri Haftası – Bartın Haziran’ın ilk haftası
11 Haziran
Türk Kızılayı’nın kuruluşu (1868).
Kelha Rebeta Şenlikleri – Batman / Kozluk-Haziran’ın ilk haftası
ANDL-6
Anadolu . Life Sivaslı Çilek Festivali – Uşak / Sivaslı Haziran’ın ilk haftası Karagöl Şenlikleri – Bolu / Kıbrıscık Haziran’ın ilk haftası Uluslararası Bergama Kermesi – İzmir / Bergama Haziran’ın ilk haftası Aladağ Şenlikleri – Karabük Haziran’ın ilk haftası Düzce Uluslararası Halk Oyunları ve Turizm Festivali – Düzce Haziran’ın 1. hafta sonu Yayla Şenliği – Konya / Sarayönü 1-7 Haziran Uluslararası Bandırma Kuş Cenneti Kültür ve Turizm Festivali – Balıkesir / Bandırma 1-10 Haziran Uluslararası Bursa Festivali – Bursa Yeşili Kiraz Festivali – Mardin / Yeşili
1 Haziran-12 Temmuz 5-6 Haziran
Çaybaşı Köyü Kültür Dayanışma Yayla Şenliği – Kastamonu / Tosya 6 Haziran Kiraz Festivali – Tekirdağ Haziran’ın 2. haftası Uluslararası Karadeniz Ereğli Osmanlı Çileği Kültür Festivali – Zonguldak Haziran’ın 2. haftası Kayısı Bayramı – İçel / Mut Haziran’ın 2. haftası Karagöz Kültür Şenliği – Bursa / Orhaniye Haziran’ın 2. haftası Kiraz Şenliği – Çanakkale / Lapseki Haziran’ın 2. haftası Nasrettin Hoca Doğum Şenlikleri – Eskişehir 8-10 Haziran Şeref ve Kahramanlık Günü – İnebolu 9 Haziran Karacaoğlan Kültür ve Sanat Festivali – İçel / Mut 9-11 Haziran Honaz Kiraz Festivali – Denizli / Honaz 10-11 Haziran İmamoğlu Şeftali Festivali – Adana / İmamoğlu 10-12 Haziran Yozgat Sürmeli Festivali – Yozgat 10-15 Haziran Gül Bayramı – Konya 12 Haziran Kiraz Festivali – Tokat / Zile 12-14 Haziran Atatürk Kültür ve Sanat Haftası – Amasya 12-22 Haziran Atatürk’ün Bergama’ya Gelişi – İzmir / Bergama 13 Haziran Hasanbeyli Kiraz Festivali – Osmaniye / Hasanbeyli 13 Haziran Hazar Şiir Akşamları – Elazığ / Sivrice 13-15 Haziran Rize Çay ve Turizm Festivali – Rize Haziran’ın 3. haftası Fakıbey Şenlikleri – Yozgat / Yenifakılı 16 Haziran Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü 17 Haziran Çömlekçilik Festivali – Niğde / Altunhisar 17 Haziran Yeşilyurt Kiraz, Kültür, Sanat ve Spor Şenlikleri – Malatya / Yeşilyurt 17-18 Haziran Karakucak Güreşleri ve Efkari Şenliği – Artvin / Ardanuç 18-25 Haziran Dünya Mülteciler Günü 20 Haziran Atatürk’ün İzinde-Gölgesinde Damal Şenlikleri – Ardahan / Damal 20 Haziran Atatürk’ün Eskişehir’e Gelişi – Eskişehir
21 Haziran
Boduroğlu Yayla Şenlikleri – Karabük / Ovacık Haziran’ın son haftası Çorlu Kültür ve Sanat Festivali – Tekirdağ / Çorlu Haziran’ın son haftası Baba Hızır Hz. Anma Günü – Bolu / Mengen Haziran’ın son pazarı Gezin Çilek Festivali – Elazığ / Gezin 23 Haziran Uluslararası Hitit Fuar ve Festivali–Çorum
3 Haziran-2 Temmuz
Kuşköy Kuşdili Şenlikleri – Giresun / Çanakçı 24 Haziran Pir Sultan Abdal Banaz Anma Etkinlikleri – Sivas / Yıldızeli 24-25 Haziran Söğüt Eli Ernek Yayla Şenliği – Gümüşhane / Kelkit 25 Haziran Geleneksel Şamlı Panayırı – Balıkesir / Şamlı 25-26 Haziran Uluslararası Kahta Kommagene Festivali – Adıyaman / Kahta 25-27 Haziran Sarıkaya Milli Kültür ve Sanat Festivali Yozgat / Sarıkaya 25-30 Haziran Uyuşturucu Kullanımı ve Trafiği ile Mücadele Günü 26 Haziran Atatürk’ün Tokat’a Gelişi – Tokat 26 Haziran Bozhöyük Yayla Şenlikleri – Yozgat / Bozhöyük 26 Haziran Atatürk’ün Sivas’a Gelişi – Sivas 27 Haziran Kafkasör Kültür Turizm ve Sanat Festivali – Artvin / Kafkasör 27 Haziran-1 Temmuz İlküvez Yayla Şenlikleri – Ordu / Çaybaşı 28-29 Haziran Geleneksel Hoşislamlar Şöleni – Çankırı / Atkaracalar 28-30 Haziran Uluslararası Kaş Likya Festivali – Antalya / Kaş 28 Haziran-2 Temmuz Geleneksel Kocayayla Şenliği – Bursa / Keles
29-30 Haziran
Çemişgezek Dut ve Peynir Festivali – Tunceli / Çemişgezek 29-30 Haziran Beyaz Kiraz Festivali – Konya / Ereğli Çamiçi Yayla Şenlikleri – Tokat / Niksar
29-30 Haziran 30 Haziran
Altınlar Kemer Festivali – Antalya / Kemer 30 Haziran-5 Temmuz Tatvan Doğu Anadolu Fuarı – Bitlis / Tatvan 30 Haziran-24 Temmuz Kutludüğün Gözleme, Ayran Kültür Sanat Festivali – Ankara / Mamak Haziran içinde
Zonguldak’ın Kurtuluşu ve Uzun Mehmet’i Anma Günü – Zonguldak 21 Haziran
Uluslararası Kaplıca Festivali ve Kültür Şenlikleri – Ankara / Haymana Haziran içinde
Eldivan Kiraz Festivali ve Geleneksel Yağlı Güreşler – Çankırı / Eldivan 21-23 Haziran
Ortaca Festivali – Muğla / Ortaca
Haziran içinde
Kiraz Festivali – Nevşehir / Aksalur
Haziran içinde
Ağrı Dağı Festivali – Iğdır Aşık Veysel Kültür Festivali – Sivas / Sarkışla Pamukkale Kültür ve Müzik Festivali – Denizli Babalar Günü
22 Haziran 22-23 Haziran 22-27 Haziran
Haziran’ın 3. pazar günü
Fevziye Yağlı Güreşleri – Yalova / Altınova-Fevziye Haziran içinde Karaelmas Festivali – Zonguldak
Haziran içinde
ANDL-7
Anadolu . Life
Prof. Dr. Ayben KARASU UYSAL
16 yıldır CERN'de Türkiye'yi temsil ediyor! Bilim dünyasında çalışmaları değer gören CERN'de yıllardır çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Ayben Karasu Uysal, Türkiye'ye yaklaşık 16 yıldır temsil ediyor. Ekibinde de bilim kadınlarına daha çok vermeye çalıştığını söyleyen Uysal, kadın öğrencilere pozitif ayrımcılık yaptığını aktarıyor. Yürüttüğü iki projede 6 Türk bilim kadınıyla çalışan Prof. Dr. Ayben Karasu Uysal: "Bu alanda 16 yıldır çalışan bir bilim insanı olarak kadın öğrencilere pozitif ayrımcılık yapıyorum. Kadın öğrenciler özellikle yüksek enerji fiziği çalışmalarında çok daha detaycı olabiliyor" Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) 16 yıldır Türkiye'yi temsil eden ve CERN kurullarından PECFA'nın Türkiye adına genel kurul üyesi olan Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayben Karasu Uysal, örnek oluyor. Çocukluğundan beri fiziğe ilgi duyan Uysal, Yıldız Teknik Üniversitesi Fizik Bölümündeki lisans eğitiminin ardından doktorasını yapmak için İsviçre'ye gitti. Geçen yıl profesör unvanını alan Uysal, CERN bünyesinde çalışmalar yürüten ALICE Deneyi Türkiye Takımı'nın liderliğini yapıyor. Uysal, CERN bünyesinde yürüttüğü iki projede de kadınlara daha çok yer veriyor. KTO Karatay Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uysal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2012'den beri CERN-ALICE
ANDL-8
Deneyi ile Karatay Üniversitesi arasındaki iletişimi sağladığını, bilimsel araştırmalara katıldığını ve öğrenci yetiştirdiğini anlattı. CERN'de veri analizcisi olarak görev yaptığını dile getiren Uysal, "Işık hızına çok yakın hızlarda çarpışan atom altı parçacıkların analizlerini yapıp evrenin oluşumuyla ilgili bilgiler edinmeye çalışıyoruz. Aynı zamanda üniversitenin takım lideri olarak Türkiye ile ALICE Deneyi arasında da iletişim sağlıyorum. Karatay Üniversitesi ALICE Deneyi'ne tam üye olan tek Türk üniversitesidir. Bu kapsamda veri analizleri yapmak, dedektörlerin kurulum ve işletme aşamalarında görev almak gibi çok çeşitli sorumluluklarımız bulunmaktadır." dedi. CERN'de bile kadın bilim insanı çok az Prof. Dr. Uysal, bütün dünyada olduğu gibi CERN'de de kadın bilim insanı oranının yüzde 20 seviyelerinde bulunduğunu ve bu sayının arttırılmasının önem taşıdığını vurgulayarak şunları kaydetti: "Bilim ve teknoloji alanlarında çalışan kadınların sayısı tüm dünyada arttırılmaya çalışılıyor. Tabii ki bu çok önemli. Temel bilim alanında 16 yıldır çalışan bir bilim insanı olarak, kız öğrencilere pozitif ayrımcılık yapıyorum. Ben de kadın öğrenciler özellikle yüksek enerji fiziği çalışmalarında çok daha detaycı olabiliyorlar. Kadınların kişilik özellikleri, özellikle fizik ve yüksek enerji fiziği alanına çok uyumlu. Bu nedenle, kadın öğrencilerin özellikle yüksek enerji fiziği alanında yetişmesini çok istiyorum. Deneysel yüksek enerji fiziği çalışmalarında dünyadaki en gelişmiş donanım ve yazılım teknolojileri öğrenilip kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu çalışmaların yapay zeka teknolojilerinden tıbbi tanı ve tedavi yöntemlerine kadar birçok alanda uygulamaları vardır. Türk bilim insanlarının ve özellikle kadınların bu alanlarda tecrübe sahibi olmaları, ülkemizin refah ve gelişmişlik düzeyini yükseltecektir."
ANDL-8
"Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız." “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.” "Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir." “Bir ulusun asker ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, kazandığı zafer ne kadar yüce olursa olsun, bir ulus ilim ordusuna sahip değilse, savaş meydanlarında kazanılmış zaferlerin sonu olacaktır. Bu nedenle bir an önce büyük, mükemmel bir ilim ordusuna sahip olma zorunluluğu vardır.” “Ben, manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.” "Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir." “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.” "Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin." "Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım."
ANDL-9
Anadolu . Life ASIL HEDEF TÜRK ASKERİ
TÜRKİYE
KIBRIS
ÜRDENİZ Cem Gam iral - Yazar
Emk.Tüm
Kıbrıslı Rum Akel’in sözde Türk akilleri
"Türk planlarına karşı koyabilmek için işgal gücünün stratejik emellerinin anlaşılması gerekiyor. Aksi takdirde, bazen Kıbrıs sorununun Rum tarafındaki yönetimini karakterize eden çeşitli kısa görüşlü anlatıların ve yanılsamaların tutsağı olacağız." Bu sözler 24 Mart 2021 tarihinde Yunanistan’da yayın yapan "Sl. Press Greece" isimli internet gazetesinde Dr. Venizelos Kostas imzası ile yayınlanan "Sözde Devlet Olmadan Mavi Vatan Olmaz" başlıklı yazıdan alındı. (https://slpress.gr/ethnika/ choris-to-pseydokratos-den-yparchei-quot-galazia-patrida-quot/) Kostas, Güney Kıbrıs’ın en önemli gazetesi Phileleftheros’un yazı işleri müdürü. RUMLAR İKİ DEVLET MODELİNDEN ÇEKİNİYOR
Makalede özetle KKTC’nin Türk jeopolitiğindeki rolü öne çıkarılıyor. Başta Mavi Vatan olmak üzere Türk tezleri anlatılıyor. Adadaki askeri varlığın sadece Kıbrıs Türkleri için değil aynı zamanda Anadolu’nun güvenliği için önemli olduğu vurgulanırken, KKTC’nin Türkiye’nin ulusal güvenliği için anahtar rolde olduğunun altı çiziliyor. Mavi Vatan doktrininin uygulanmasında çok önemli yer tutan KKTC ve adadaki Türk askeri varlığına odaklanan Kostas, Rum yönetimine bu gelişmeleri önleme tavsiyesinde bulunuyor. Şöyle devam ediyor: "Eğer dur demezsek bu plan ya mevcut sahte devlet ya da yeni bir devlet üzerinden işgalci gücün stratejik emellerinin gerçekleşmesine hizmet edecektir. Bu amaçla asli hedef Türk planlarını önlemektir. Yani Kıbrıs’ın Türkiye’ye boyun eğmesi ve bir nevi Finlandiyalaşmasının önlenmesidir. Bu da ancak güvenlik konusu öne çıkarılarak sağlanabilir. Siyasi eşitliğin yeni Türk versiyonu ile değil." Yani kısaca şunu söylüyor: "Nisan ayında yapılacak 5+BM görüşmelerinde Türklerin federal çözüm yerine egemen eşitlik altında bağımsız devlet önerisini tartışmayın."
ANDL-10
Rumların, ABD ve AB’nin tek hedefi vardır. O da Türk askerini adadan çıkarmak. Zira böylesine kritik bir jeopolitik alanda Türklerin oyuncu ve belirleyici olmasına tahammülleri yoktur. Türk jeopolitiğine Kıbrıs’ın eklenmesini asla istemezler. Mavi Vatan üzerinden Anadolu’nun Akdeniz’de güçlenmesini duymak bile istemezler. Zira KKTC’de ve Akdeniz Mavi Vatanın ’da güçlü ve iddialı bir Türkiye, Kafkaslar, Levant, Ortadoğu, Süveyş, Kızıldeniz ve Kuzey Afrika havzasında etkin aktör olabilir. Zira bu güç, kenar kuşakta bir gedik açılmasına neden olabilir. TÜRKİYE'NİN HATALAR ZİNCİRİ Maalesef Türkiye de emperyalizmin bu hedefine dolaylı olarak katkı sağladı. 1983’te kurulan KKTC’nin tanınmasına gayret sarf etmedi. Dönemin muktedirleri tanımaya istekli dost ve kardeş devletlere "aman tanımayın’’ mesajları bile gönderdi. Kenar kuşağın yani Atlantik jeopolitiğinin gereğini yapmak için Ankara ve Türk halkının çıkarlarına değil, batının çıkarlarına kulak verildi. KKTC’de ne deniz ne de hava üssü kuruldu. KKTC Ekonomisinin sanayi ve tarım sektörlerine katkı sağlanmadı. Türk dünyasının tek ada devleti KKTC’nin denizcilik gücüne ve deniz endüstrisine milim yardımımız olmadı. (KKTC’de bir adet tersane var). 2003 sonrası ABD ve AB istiyor diye Türk burjuvazisi Barzani’nin kukla Kürdistanına her türlü yatırımı yapar, adeta Erbil, Süleymaniye ve Dohuk’u ihya ederken Girne, Magosa ve Lefkoşa, 70 li yılların Türkiye’si gibi kaldı. KKTC spor kulüpleri Türkiye liglerine alınmadı. Halbuki Türkiye KKTC için gerekirse dünyayı karşısına alabilmeliydi. Sahip olduğu olağanüstü coğrafya ve tarihsel geçmişi buna izin veriyordu. Bu fırsatı kullanmadık. NATO nun genişleme sürecinde küçücük Yunanistan kadar olamadık. KKTC’nin tanınmasını veya KKTC’ye ambargoların kalkmasını sağlayamadık. GKRY’nin AB’ye üye olmasını önleyemedik. ANNAN PLANI REZALETİ KKTC’de 2002-2004 yılları arasında tarihte örneği görülmemiş Türk, Türkiye ve KKTC düşmanlığı ile Kıbrıs Türkünü Türk yapan milli değerlere topyekûn saldırıların yapıldığını gördük. O dönemde maalesef Ankara hem FETÖ hem de ABD/AB’den aldığı destekle KKTC’yi Türkiye’den koparmak ve AB’ye eklemek için Annan Planına her türlü desteği verdi. Kahrolduğumuz günlerdi. FETÖ, hükümet ve devlet gücünü kullanarak Kurucu Devlet Başkanı Rauf Denktaş’ı sözde Ergenekon Davasına ekleyebilmek için her yolu deniyordu. Ne iktidar ne muhalefet kılını kıpırdatmıyordu. Gerek Türk, gerek KKTC kamuoyu, "Denktaş’ı, devlet kuran bir lideri emperyalizmin maşası FETÖ’nün kumpaslarına yedirmeyiz" demiyordu. Dünya üzerindeki tek Türk ada devletinin kurucusuna sahip çıkılmıyordu. Rumlar Annan Planı referandumuna hayır demese Türkiye jeopolitiğinin asli unsuru Kıbrıs’ı yani güney kalemizi kaybedecektik. Zor ve sıkıntılı karanlık günlerdi.
Anadolu . Life YA ANNAN PLANI GERÇEKLEŞSEYDİ Bir an için Annan Planına Rumların da evet dediğini ve aradan geçen 17 yılda bugün Doğu Akdeniz’de nereye varmış olacağımızı hayal edin. Plana göre geri çekilecek boynu bükük Türk Birlikleri utanç içinde halkın ve basının gözünden kaçırılmak için muhtemelen gece intikal ettirileceklerdi. Birliklerde görev alan Mehmetçikler asla son görev yerlerinin Kıbrıs olduğunu söyleyemeyeceklerdi. 1974’te ada topraklarına ve denizlerine emanet ettiğimiz 500 şehidimizle, adada katledilen yüzlerce Türkün hatırasına vefasızlığın sembolüne dönüşen geri çekilmenin, vatan toprağını terk etmenin ağır sorumluluğunu kendi içlerine hapsedeceklerdi. Kısa süre sonra Beşparmak Dağlarından Türk ve KKTC bayrakları inecek, AB, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti Bayrağı Anadolu’ya nazire yaparak dalgalanacaktı. GKRY nin ilan ettiği MEB sahasında bu kez karşımıza sadece Rumlar değil, ortak devlette üst seviye göreve gelen Rumsever mandacı Türkler de çıkacaktı. AB, PESCO kararları gereği adadaki askeri varlığını Rusya bahanesi ve Suriye’de İŞİD ile mücadele örtüsü altında artıracak; Fransa üsler anlaşması üzerinden yığınaklarına devam edecek; ABD ile silah ticareti hız kazanacak ve Türkiye’nin hem Mavi Vatandan hem Kıbrıs’tan kuşatılması tamamlanacaktı. Bugün Dedeağaç ve Girit’te yapılan yığınaklanmanın çok daha büyüğünü Kıbrıs’ta görebilecektik. Batıdan ve güneyden kuşatılmamız ve çevrelenmemiz tamamlanmış olacaktı. Türkiye’nin düşeceği böylesine bir durumun vahametini hayal bile edemeyiz. İÇ CEPHENİN MEVCUT DURUMU Adaya bugüne ve gerçek hayata geri dönelim. Türkiye ile dengeli ve yakın ilişkiler geliştirmeyi hedefleyen Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Cenevre’de yapılacak gayri resmi görüşme takvimi yaklaştıkça adadaki ve yakın çevresindeki mandacılar tarafından baskı altına alınıyor. Adadaki dengeleri karşılıklı şekilde tutabilmek için Tatar, mandacılara demokratik haklar paralelinde ciddi tavizler vermesine; devlet bürokrasisi içinde önemli mevkilerde bu kişileri istihdam etmesine rağmen baskılardan kurtulamıyor. Sayın Tatar emperyalizmin temsilcilerinin asla tatmin olmayacağını verilen her tavizin yeni tavizlerin kapısını açacağını yaşayarak öğrenecektir. Komünist Akel ve Türklerin Akilleri Son olarak 21 Mart 2021 günü KKTC ve Türkiye karşıtı Türk ve Rum gruplar, Rum Komünist Partisi AKEL’in önderliği ve orak çekiçli bayrakları eşliğinde Türkiye aleyhinde slogan atıp miting yaptılar. Açılan pankartta ‘’faşizme ve işgale karşı omuz omuza’’ yazıyordu. Sanmayın ki burası başta PKK olmak üzere Türk düşmanı grupların sık sık gösteri yaptığı Rotterdam, Oslo, Berlin ya da Paris sokakları ya da Rum tarafında bir yer. Bu miting, Lefkoşa’da KKTC Cumhurbaşkanlığı Binasının önünde gerçekleşti. Gazeteci Venizelos Kostas, Finlandiyalılaşmaktan söz ediyor. Ancak Türk kimlikli mandacılar, Akel’in Türk Akilleri, AB ve Rum’un beşinci kol çabalarının sonucunda KKTC’de Finlandiyalılaşma yerine
Tayvanlaşma sürecini başlatıyorlar. Türkiye’den ve KKTC varlığından nefret eden Türklerin çoğalması, milli değerlerinin yok olması ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu çerçevede, KKTC henüz devleti ve anayasayı koruyan kanunlara sahip değil. Olanlar da uygulanmıyor. Türkiye’ye KKTC’ye küfretmek, demokratik bir hak. Hatta vatana ihanet en büyük bir hak. KKTC Anayasasına göre en temel konulardan birisi işgal demenin suç olması. AKEL mitingi sonrası nerede savcılar? Nerede kanunlar? AKEL Türkiye’yi işgalci olarak tanımlıyor da neden 1963’ten 1974’e kadar katledilen Türkleri korumadı? EOKA’nın bastığı köylerde mücahitlere yardım etti mi? Silah verdi mi? 1974 yazında Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde Türklerin EOKA- B tarafından katledildiğini basına açıklamak ve kınamak için neden 2018 yılına kadar 44 yıl beklediler? Şimdi utanmadan, ellerindeki kanın hesabını vermeden kalkıp Türkiye’ye faşist diyorlar. Ne Yapmalı? KKTC halkı ve yönetimi her şeyden önce küresel dengelerin değiştiğini; hegemonyanın sona erdiğini çok kutuplu dünya düzeninin başladığının farkında olmalıdır. ABD pandemiden sonraki bir yılda yarım milyon insanını kaybetti. 6 Ocak Kongre baskının travması atlatılmış değil. George Floyd siyahi isyanının dip dalgaları hala devam ediyor. AB, Brexit sonrası gücünden ciddi kayıplara uğradı. Ekonomik kriz devam ediyor. ABD’nin AB ve NATO olmadan Avrasya’da tek başına kazanması mümkün değil. Diğer yandan Türkiye 83 milyon nüfusu, dünyanın ilk 20 ekonomisindeki yeri, %65’lere varan ulusal savunmayı destekleme yeteneği ile 1950’lerin Türkiye’si değildir. KKTC, kendi içimizde iç siyasete ve iktidar partisinin çok ciddi zig-zaglarına rağmen anavatana güvenmelidir. 20 Temmuz sabahı adaya yaklaşan Türk donanması ve hava filoları neredeyse tamamen ABD’ye bağımlıydı. Ama bu gerçeğe rağmen adaya çıkıldı. Bugün adada 1974’ten bu yana 47 yıldır kan akmıyorsa bunun temel nedeni Türkiye Cumhuriyeti’nin uzak ve yakın varlığıdır. Türkiye sayesinde adada savaşan taraflar fiilen ayrılmış ve Türk askeri varlığının caydırıcı etkisiyle sui generis bir düzen kurulmuştur. Aslolan bu doğal sonucun yani barış döneminin devamıdır. Ancak emperyalizm Doğu Akdeniz’in bu kritik alanında Türk varlığına hele bağımsız bir Türk varlığına tahammül edemez. Bu yapının kırılması için gerekirse adadaki huzur ve istikrarın bozulması dahil her şey denenecektir. O nedenle mevcut durum üzerine önce bir Barış Konferansı ve ardından Kıbrıs Türk cumhuriyetine dönülecek sürece odaklanmak gerekir. Yeni Paradigma İhtiyacı Yunan ve Kıbrıs Rumlarının isteklerine göre pozisyon alınamaz. Bu çerçevede 1968 yılında Birlemiş Milletler zemininde ve Genel Sekreterin iyi niyet görevi çerçevesinde başlayarak, 1975 yılından itibaren de BM Güvenlik Konseyi’nin yeni bir iyi niyet görevine dönüştürülen çözüm süreci paradigması değiştirilmelidir. Zira bu paradigma adadaki Rum yönetimini KKTC halkını da temsil eden meşru bir yapı olarak görüyor. Halbuki adada 1954 yılında henüz İngiltere
ANDL-11
Anadolu . Life hakimiyeti devam ederken dahi, Yunanistan tarafından BM’ye götürülen Enosis yani Yunanistan ile birleşme hedefi söz konusuydu. 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda bu hedef ortadan kalkmadı. Sadece donduruldu. Yeni devlet 3 yıl yaşadı. Gerçekte BM’nin meşru devlet olarak kabul ettiği bu eşit ortaklık devleti 1963 tarihinde Rumların iradesi ile son bulmuştur. 1964 yılında Grivas isimli Yunanlı faşist generalin kumandasında Enosis’e destek için adaya 20 bin Yunan askerinin getirilmesi söz konusu rezaletin son perdesi oldu. 1967 katliamları sonrası Kıbrıs Türk liderliği yerel özerklik hedefine yöneldiyse de bu yeni yaptırımlar, katliam ve baskılarla durduruldu. Kıbrıs Türkleri kendi vatanlarında esir oldu. Bu zorlu ve acı dönem 1974 Temmuzuna kadar devam etti Daha sonra oluşan fiili durum sonunda 1980 sonrasında BM tarafından iki toplumlu, iki kesimli federasyon sonucuna gidecek süreç başlatıldı. Bu süreç de Annan Planının büyük bir şans eseri Rum tarafının reddedilmesi ile sona erdi. GKRY’nin 2004 yılındaki AB üyeliği ile sözde Kıbrıs Cumhuriyeti kâğıt üzerinde kalmaya devam etse bile ruhen tamamen ortadan kalkmıştır. Ada’da 1974’ten sonra iki ayrı coğrafya ve idare mevcuttur. Her yönü ile ayrı iki kültür dil ve din mevcuttur. Bu durum iki ayrı bağımsız devletin kurulmasını gerekli kılmaktadır. JEOPOLİTİK ÇIKARLARIMIZ DİRENMEYİ GEREKLİ KILIYOR Türkiye’nin AB üyesi olmadığı KKTC’de ambargo ve yaptırımların devam ettiği bir ortamda sadece ABD ve AB devam ettirmek istiyor diye Kıbrıs Cumhuriyeti şablonu altında oluşturulan federal çözüm sürecine devam etmek günümüzün jeopolitik gerçekleriyle uyuşmaz. Çözüm sürecini tetikleyen süreç Yunanistan ve Rum patentli Megali İdea ve Enosis hayalleri sonucu ortaya çıkmıştır. Türklerin bu süreçte rolü ve yeri yoktur. Yunan ve Rum tarafı bu emellerinden vaz geçmedikleri gibi Rumların AB üyeliği ile Yunanistan’ın NATO üyeliği ve ABD ile yeni başlattıkları sömürge hegemonya ilişkisini kullanarak daha da saldırgan konuma gelmişlerdir. Artık karşımızda GKRY ve Yunanistan yoktur. Batı dünyası vardır. Türkiye’nin mavi vatan ve KKTC’deki varlığına çullanan bir emperyalizm vardır. Bu saldırı sadece geçen hafta Girit Suda üssünde Yunan Başbakanını ağırlayan USS Eisonhower uçak gemisi darbe grubu ile; Yunan bağımsızlığının 200 yıl kutlamalarında Galler Prensi Charles’ın Yunanca okuduğu şiirle; AB Zirve sonuç bildirisiyle, Dedeağaç’ta devam eden yığınaklanma ile devam etmiştir. Bu saldırılar ne Türkiye ne de KKTC’yi yıldırmamalıdır. Aksine bu jeopolitik bilek güreşinde Türkiye ve KKTC’de yeni bir varoluş mücadelesini tetiklemelidir. AB bu süreçte kesinlikle tarafsız değildir. ABD tarafsız değildir. BM tarafsız değildir. 5+BM görülmelerinde asla tuzaklara düşülmemelidir. Federal çözüm süreci dayatması olduğu takdirde masayı terk etmek için beklenmemelidir. Bu sürecin amacı Kıbrıs’a istikrar ve barış getirmek değil Türkleri azınlık yapmak, Türk askeri varlığını en kısa zamanda geri çektirmektir. Rumların ve batı dünya-
ANDL-12
sının baskılarına dayanmak hem Ankara’nın hem de Lefkoşa’nın görevidir. Bu kapsamda Ankara’nın son aylarda batı dünyası ile uzlaşma arayışı içinde Doğu Akdeniz yetki alanlarımızda örneklenen geri çekilmeyi dilerim Kıbrıs 5+BM görüşmelerinde görmeyiz. KKTC ile ilgili Ankara’nın vereceği her taviz Mavi Vatandaki tavizleri etkiler. Bu meyanda görüşmeler iki devletli çözüm ile sonuçlanmaz ise yapılacak en önemli hamle KKTC’nin tanıtım seferberliğine başlamak olacaktır. Bu yazımızı Ziya Gökalp’in 1914 yılında yani Birinci Dünya Savaşında yazdığı Durma Vur şiiri ile bitirelim. DURMA VUR! Durma, Yunan, durma, kibrini artır! Türklüğün başına hakaret yağdır! Uyuyan bir kavme bu zillet azdır, Vur, eski kölesi, utandır onu! Bırakma uyusun, uyandır onu! Bu yurdun haznesi onun elinde; Fakat anahtarı senin belinde, Kalmış aç ve garip kendi ilinde, Vur, eski kölesi, utandır onu! Bırakma uyusun, uyandır onu! Zorla onu, yeni revişe girsin,
Gemi yapsın, alış verişe girsin. Fabrikalar açsın, her işe girsin, Vur, eski kölesi, utandır onu! Bırakma uyusun, uyandır onu! Sıkıştır ki ordu, donanma yapsın, Garp’te ne terakki görürse kapsın, Türklüğü tanısın; Tanrı’ya tapsın, Vur, eski kölesi, utandır onu! Bırakma uyusun, uyandır onu! Zannetme, yaptığın hoşa gitmiyor, Terakkimiz koşa koşa gitmiyor. Emin ol, emeğin boşa gitmiyor, Vur, eski kölemiz, utandır bizi! Bırakma dalalım, uyandır bizi!
IQ
CERT
®
INTERNATIONAL
CERTIFICATION
w w w. i q c e r t . c o . u k [email protected]
Anadolu . Life
S o n g ü l D Ü N DA R
A r a ş t ı r m a c ı - Ya z a r - Ş a i r
MALAKANLAR KARS’IN SOLAN GÜLLERi Dedi: Kars, Malakanları niçin çok sevmişti? Dedim. Barışçıl oldukları için… Dedi: Kars, Malakanları niçin bağrına basmıştı? Dedim: Doğru insanlar oldukları için… Dedi. Kars, Malakanları niçin unutamıyor? Dedim: Üretimde izler bıraktıkları için… Üç aşağı, beş yukarı herkesin vereceği cevap böyle bir şeydir. Kars, mozaik kültürü bakımından başta gelen illerimizden biridir. Bu gerçeği taraflı tarafsız herkes kabul etmektedir. Şehrin kurulduğu M.Ö. 5500 yılından beri geçen medeniyetler bir yana, bugünkü kültür mozaiğini satır başları ile alt alta sıralayacak olursak, bir sayfaya zor sığar. Zaten Kars’ı önemli kılan da bu özelliğidir. Birçok kültürü aynı anda kendi içinde barındırabilmesi ve yaşanabilir kılmasıdır. Şehrin kuruluşundan beri geçen 7500 yıldır gelip geçen medeniyetlerden hiçbirine, Malakanlar’a duyduğumuz özlemi duymadık. Hiçbirine “keşke bizlerden ayrılmasalardı” demedik. Hiçbirine giderken, “geri gelebilirseniz ANDL-14
gelin” demedik. Rus Çarı Deli Petro’nun uygulamalarına karşı çıkarak oluşturulan bir dinsel hareket ve yaşam tarzı olan Molokanizm’i bir hayat felsefesi olarak kabul eden Malakanlar barışçıl insanlardır. Molokanizm, Ortodoks Kilisesi’nden ayrılmış bir tarikattır. 1805 yılında başlayan bu ayrılış 1809 yılına kadar sürmüştür. Malakanlar, Ruslar için büyük bir sorundu. Çünkü Çarlık Rusyası'nda büyük bir ağırlığı olan Ortodoks Kilisesi'nin tüm kuralları, Malakanlar tarafından reddediliyordu. Malakanlar savaşmaya ve silahlandırmaya karşıydı. Bu yüzden savaşlara da katılmak istemiyorlardı. Rusça’da 'Moloko' süt olarak biliniyor. Molokan, süt içenler anlamına geliyor. Rusya Çarlığı'ndaki Ortodoks Kilisesi, herkese haftada 2 gün süt içmeyi emrediyordu. Malakanlar bunu kabul etmeyerek her gün süt içmeye devam edince, kilise tarafından aforoz edildiler. Kilisenin baskısıyla Malakanlardan kurtulmak isteyen Çarlık Rusyası, bu durumu fırsat bilerek onları önce farklı bölgelere daha sonra da 1877–1878 yıllarında Rusların Kars’a girmeleriyle, Malakanlar da bu bölgeye sürüldüler. Genelde dere boyları ve yol kenarları olmak üzere, Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Yalınçayır (Zöhrab) ve Atçılar köyleri ile Kars merkeze bağlı yol güzergâhındaki Lebis, Ladikars, Dikme, Çalkavur, Çakmak gibi köylere yoğun olarak yerleştirildiler veya yeniden köyler kurmaları için görevlendiler. Kars’a yerleştirilen Malakanlar, Kars’ta kırk yılı aşkın bir süre yaşadılar. Malakanlar, Kars’ta yaşadıkları süre içinde, bölge halkına değirmencilik, peynircilik konularında ve tarımsal alanda önemli katkılarda bulundular. İnançları gereği savaşa, silaha karşı olduklarından, tüm enerjilerini üretim için kullandılar. Karslılar olarak, Malakanlarla savaşmadık. Onları bu topraklardan atmaya çalışmadık. Tam tersi, gitmemeleri için ısrar ettik. Giderlerken de üzüldük, hatta onları uğurlarken ağladık. Çünkü: Malakanlar, barışçıl insanlardı, savaşı sevmezlerdi. Zaten, 93 harbinde Kars topraklarına sürülmelerinin nedeni de savaşmak istememeleriydi. Malakanlar, 1918’de Rus hâkimiyeti bittikten sonra da Kars’tan ayrılmadılar. Ancak
Anadolu . Life Dündar şu sineme yara açtılar İstemeden dört bir yana uçtular Bin dokuz yüz altmışlarda göçtüler Gonca iken solan gül Malakanlar (Âşık Selahattin DÜNDAR)
bazı sosyal nedenlerden dolayı 1921’de kitlesel olarak göç ettiler. Kalan Malakanlar ise, 1962 yılında Kars topraklarından göç edip ayrıldılar. Ama izleri hala Kars’tadır ve bizimledir. Bu duygularımı en iyi dile getiren Âşık Dündar’ın 1974 yılında yazmış olduğu şiirdir. MALAKANLAR Bir destan yazayım Malakanlara Sap sarı mum gibi bal Malakanlar Tarihi ders olsun ders alanlara Koca soy ağacı dal Malakanlar Her birini yiğit gördüm mert gördüm Büyük küçük saygı ve hürmet gördüm Sofrasında nice muhabbet gördüm Şekerden de şirin dil Malakanlar Doksan üç harbinde Kars’a geldiler Yolun çift yanına köyler kurdular Ekip biçip hayvancılık yaptılar Atadan emekçi döl Malakanlar Teknik bilgilerle köy eğittiler Çağdaş tarım ile çift öğrettiler Değirmenler kurup un öğüttüler Halkın hizmetinde kul Malakanlar Şahit oldum değirmenin çarkına Köyler gaz lambası yakarken daha Elektrik gördük onda ilk defa Bilimi bilgisi bol Malakanlar Savaş için gitmediler askere Kavga dövüş etmediler bir kere Sevgi barış götürdüler her yere Barışa uzanan yol Malakanlar Çalkavur’da hamudunu unutmam Yanık değirmen’de unu unutmam Bir İstapan vardı onu unutmam Hiç aklımdan çıkmaz bil Malakanlar
Kars’ta dürüst, çalışkan ve mütevazı bir topluluk olarak sevgiyle hatırlanan Malakanlardan birkaç aile dışında hepsi göç ettikleri ülkelerde yaşıyorlar. Göç ettikleri ülkeler; Malakanlar Kars’tan ayrıldıktan sonra ağırlıklı olarak Kanada, ABD, Avrupa ülkeleri, Avusturalya, Rusya ve Yeni Zellanda’ya yerleşmişlerdir. Türkiye’de ise Kars’ta bölge insanıyla evlilik yaparak kalan az sayıda Malakanlar yaşamaktadır. Malakan kültüründen geriye maddi ve manevi olarak ne kaldı diye bakarsak; 1) Maddi olarak; işletemediğimiz dere kenarlarında yıkık değirmenler, öğrettikleri mandıracılık mesleği ile bıraktıkları medeniyetlerin izleri kaldı. 2) Manevi olarak; insanlık, sevgi, kardeşlik ve dostluk kaldı. Bütün Yürekler onları; Tarık AKAN’ın “Deli Deli Olma” filminde belgelendiği gibi, elleri kana bulanmamış tertemiz anılarıyla hatırlayacaktır. Kars halkı da onları bu barışçıl kişilikleri nedeniyle; hep sevgiyle ve özlemle anacaktır. Onlar Kars’ın Solan Gülleri’ dir. Onlar, Kars ve Karslının yüreğinin ta derinliklerinden hasretini hissettiği Malakanlar’dır. 26 Mayıs 2021 Ankara www.songuldundar.com [email protected]
ANDL-15
Anadolu . Life
Turkish Müzikal beni, caz müzik devresine katıldığım Santiago de Chile'ye götürdü. Başka işler ve işler yapmalı ve geliştirmeliydim, bu yüzden bilgisayar programcısı oldum. Müzik aleti olma ve müziği ihmal etmeden daha rahat bir şey harcama imkânı, sadece sonuca ulaşmak için bir yol, şu anda her gün kontrbas, elektro gitar, cuatro çalışmaya devam ediyorum, Bazen çeşitli müzik gruplarına veya diğer tanınmış veya yükselen sanatçılarla kayıt oturumlarına katılırım, arzum müzik ve ruhumu günlük olarak mutlu eden şey.
(Caxiloro Lozoronca) Marcelo Rossel HERRERA Sanatçı - Şili (Müzisyen - Ressam)
- Kendinizden bahseder misiniz? - Giriş olarak benim adım Marcelo, soyadım Rossel Herrera, Ben Şili'de yaşayan bir müzisyenim. Giacomo Rossinni'nin Seville Berberi Uvertürü'nü dinleyerek erken yaşta müziğe âşık oldum, Valparaiso'da koşarken limana giren ve çıkan gemilerin gece sirenleri arasında büyüdüm. o sevgili limanın tepeleri ve dar sokaklarından, ilk müzik bakışlarım birazdan geçti piyano dersleri ve eğitim aldığı Iglesia de Santo Domingo okulunda bir armoni oyuncusu olarak O sırada annem popüler gitarı çaldı, ben de ondan çok asil bir enstrüman çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrendim. Basit ve eğlenceli şarkılar, sonra gençken gelen Elvin Jones Jazz Cuartet ile karşılaştım Oradaki Viña del Mar şehrine bir konser vermek için kendimi müzik okumam gerektiğine inandırdım ve bu şekilde Concepción Üniversitesi'nde Kontrabass okumak için Concepción şehrine taşındım, harika bir Luis Advis, Violeta parra ve Intillimani gibi Şilili yazarların popüler müziklerini yaparken öğrenme zamanı ve diğerleri, REDES adlı bir grup ve Cantata Santa Maria'nın meclisi ile Arjantin'e müzikli turlar yaptık ve Pablo Neruda'nın metinlerine dayanan Kuş Sanatı, daha sonra Concepcion Üniversitesi'ne girdim. Öğretmenlerin gözetiminde Kontrabasta Üstün Tercüman olarak müzisyen kariyerinde mezun Eugenio Urrutia ve Werner Lindl ve ben Concepción Üniversitesi Senfoni Orkestrası'na başvuru sahibi olarak katıldık Enstrümantalist mesleğini profesyonel olarak bilmeme neden olan güzel senfonik mevsimler geçirdiğim yer Kontrbas sırasına göre, orada tam bir ruh ve eğitimli bir kulakla olmak harikaydı, ancak macera arzum
ANDL-16
- Aslında ne yapıyorsun? - Özetleyebilseydim, tam yaşıyorum, ücretli bir çalışma hayatım var ve bugün emekliyim, öyleyse zaman benim için her şey bu, günlük müzik çalışmalarımı suluboya sanatçısı olarak işimle tamamlıyorum, sizi sanal alanımı ziyaret etmeye davet ediyorum. https://telollevoya.cl/SalaExpoMaster/ bazen bilgisayar programlarını yürütmem için beni arıyorlar, bunu kastettikleri için alıyorum iyi bir ekonomik giriş, ancak özünde her türlü değişime rağmen ve her zaman müzik sayesinde mutlu bir şekilde yaşıyorum. - Müzik maceranız nasıl başladı? - Daha önce giriş paragrafında anlattığım gibi, öyle olmasına çok sevindim. - Hayalleriniz ve hedefleriniz nelerdir? - Hayallerim müzik mesleğimi günlerimin sonuna kadar icra edebilmek, hedeflerim, müzikal mesajla olabildiğince çok ruha ulaşmak. - Müzisyen olmak aileniz için bir rahatsızlık oldu mu? - Hayır, ailem her zaman kararlarımı destekledi ve çocuklarım biraz çaba sarf etmeden değil, profesyonel olmak için büyüdü ve eğitildi. Her zaman onların desteğini aldım.
- İdol olarak gördüğünüz sanatçılar var mı? - Takdire şayan evet, pek çok idol hayır.
- Müziğin nereye gittiğini düşünüyorsunuz? - Müzik zamanın sonuna kadar hepimize eşlik edecek ve insan zamanının ötesine geçecek, şimdi bu zamanın insan ifadesi olarak müzik sürekli küresel bir arayış ve kaynaşma içindedir çünkü insan müzik dışında hiçbir şeyden mahrum kalabilir. - Hangi projeleriniz var? - Klasik bir orkestra için beste yapıyorum, enstrümantasyon alıştırmaları ve enstrümantal ailelerin her birinin tonal işleyişini geliştiriyorum. Orkestrasyon çalışmalarına pekâlâ atıfta bulunabilirim ama eğer varsa potansiyellerime göre deneyimlemeyi tercih ederim. - Müzik yolunu takip etmek isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz? - Sebat etsinler, sebat etsinler ve sebat etsinler, ödül, enstrümanının çalışmasında sebat eden ve dil için dil yapan herkese verilir. Tüm insanların doğuştan getirdiği içsel yeteneği geliştirmek.
Anadolu . Life
ESPAÑOL - Müziğinizi nerede bulabiliriz? Https://soundcloud.com/caxiloro-lozoronca adresinde bazı popüler müziklerim var. ESPAÑOL
Entrevista de Anadolu.Life:
- ¿Puedes hablar de ti?
- A modo de presentación me llamo Marcelo, mis apellidos son Rossel Herrera, soy un músico que vive en Chile, me enamoré de la música a temprana edad escuchando la obertura del Barbero de Sevilla de Giacomo Rossinni, crecí en Valparaiso entre sirenas nocturnas de barcos que entraban y salían del puerto, mientras correteaba por los cerros y estrechas calles de ese puerto amado, mis primero asomos a la música fueron a través de unas clases de piano y como ejecutante del armonio en la Iglesia de Santo Domingo colegio en donde estudiaba a la sazón, mi madre tocaba la guitarra popular asi que de ella aprendí a tañer tan noble instrumento y a cantar canciones sencillas y divertidas, luego de adolescente me encontré con el Jazz de Elvin Jones Cuartet que llegó a dar un concierto a la ciudad de Viña del Mar ahí me convencí que debía estudiar la música y de esa manera fué que me trasladé a la ciudad de Concepción a estudiar Contrabajo en la Universidad de Concepción, un maravilloso tiempo de aprendizaje mientras hacía musica popular de autores chilenos como Luis Advis, Violeta parra e Intillimani yotros, hicimos giras musicales a Argentina con un grupo llamado REDES y el montaje de la Cantata Santa María yel Arte de pájaros basado en textos de Pablo Neruda, posteriormente ingresé a la Universidad de Concepcion a graduarme en la carrera de músico como Interprete Superior en Contrabajo bajo la supervición de los maestros Eugenio Urrutia y Werner Lindl y me incorporé como aspirante a la Orquesta Sinfónica de la Universidad de Concepción donde pase unas hermosas temporadas sinfónicas que me llevaron a conocer profesionalmente el oficio de instrumentista de fila en los Contrabajos, era fantástico estar allí con el alma llena y el oido educado, sin embargo mi afán de aventura musical me llevó a trasladarme a Santiago de Chile donde me integré al circuito de la música de Jazz y donde además me tocó hacer y desarrollar otros oficios y labores, asi me convertí en programador de computadoras, lo que me significó la posibilidad de hacerme de instrumentos musicales y un pasar algo mas acomodado pero sin descuidar la música, solo un medio para conseguir el fin, actualmente sigo estudiando a diario mi contrabajo, la guitarra electrica, el cuatro, me integro a veces en agrupaciones musicales varias o en sesiones de grabación con otros artistas consagrados o emergentes, mi afán es la música y lo que me alegra el alma a diario.
mi estudio musical diario, con mi oficio de acuarelista que los invito a visitar mi espacio virtual https://telollevoya.cl/SalaExpoMaster/ a veces me llaman para realizar programas computacionales, los que tomo porque significan una buena entrada económica, pero en lo medular estoy viviendo feliz a pesar de cualquier vicisitud y siempre gracias a la música. - ¿Cómo empezó tu aventura musical? - Temprano como ya lo describí en el párrafo de presentación y me alegro tanto que así haya sido. - ¿Cuáles son tus sueños y metas? - Mis sueños son poder ejercer mi oficio músical hasta el fin de mis días, mis metas, llegar a la mayor cantidad de almas con el mensaje musical. - ¿Ha sido un inconveniente ser músico en tu familia? - No, mi familia siempre apoyó mis decisiones y mis hijos crecieron y se educaron hasta hacerse profesionales, no sin algunos esfuerzos pero siempre tuve su apoyo. - ¿Hay artistas que ves como ídolos? - Admirables si, muchos, idolos no. - ¿A dónde crees que va la música? - La música nos acompañará a todos hasta el fin de los tiempos y perdurará mas allá del tiempo humano, ahora la música como expresión humana de está época está en una constante búsqueda y fusión global porque el humano puede carecer de cualquier cosa menos de música. - ¿Qué proyectos tienes? - Estoy en lo de componer para una orquesta clasica, elaborando ejercicios de instrumentación y tratamiento tonal de cada una de las familias instrumentales bien podría remitirme a tratados de orquestación pero prefiero experimentarlo acorde a mis potencialidades si las tengo. - ¿Qué consejo le daría a los jóvenes que quieran seguir el camino de la música? - Que perseveren, perseveren y perseveren, el premio está al alcance de cualquiera que persevere en el estudio de su instrumento y que haga lenguaje para desarrollar ese talento intrínseco que todos los humanos traemos al nacer.
- ¿Dónde podemos encontrar tu música? - Algo de música popular tengo en https://soundcloud.com/caxiloro-lozoronca
- ¿Qué estás haciendo en realidad? - Si pudiera resumirlo, estoy viviendo plenamente, tuve una vida de trabajo remunerado y hoy estoy pensionado, asi que el tiempo es todo para mi, complemento
ANDL-17
Anadolu . Life
Metin TURAN Eğitimci Yazar
• Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? Hayata gözlerimi 1966 Yılında Kars-Kağızman’da açtım. Babam, Mehmet Turan öğretmendir. Resimle uğraşmış, ilçede sergiler açmış ve 1950’li-60’lı yıllarda Kağızman’ın hemen tüm okullarındaki Atatürk büstleri ile flama ve bayraklar onun elinden çıkmıştır. Ayrıca ilçede yakın tarihlere kadar, en azından 1990’lara değin, özel günler ve bayramlarda hükümet konağına asılan Atatürk posteri de babamın imzasını taşırdı. Okuma-yazmayı birlikte öğrendiğim annem Nazile Turan ise benimle birlikte yedi kardeşimi doğurup büyüten ve ailenin bütün kahrını çeken insandır. Eğitim teknolojisi, sağlık yönetimi ve iktisat öğrenimi gördüm. Çalışmalarımı halk edebiyatı ve çağdaş Türk edebiyatı alanında yoğunlaştırdım. • Şu sıralar neler yapıyorsunuz? Bolca okuyor, film izliyor, müzik dinliyorum. Her üç ayda bir, kurucusu olduğum ve şu anda Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nin akademik yayın organı folklor/edebiyat dergisi ile Yayın yönetmenliğini yürüttüğüm, KIBATEK (Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu)’in dil, çeviri ve edebiyat dergisi Turnalar dergiANDL-18
sinin yeni sayısını basıma hazırladım. Bu ay içerisinde üç farklı dergiye de yazılar yazdım. 2018 yılında Güney Kore’de gerçekleşen ve Türkiye’den de benim katıldığım PyeongChang Kış Olimpiyatları dolayısıyla düzenlenen ‘Barış’ temalı etkinliklerde okuduğum şiirlerim ile Seul Üniversitesi’nde yine aynı temalı panelde yapmış olduğum konuşma metninin yer aldığı bir kitabı basıma hazırlıyorum. Burada okuduğum şiirler ve konuşma metni, etkinlik öncesi İngilizce ve Korece yayımlanmıştı. Kısa zamanda da 15 farklı dile çevrilmiş oldular. Eylül ayına bu kitapla birlikte Alevi Bektaşi Kültüründe Nefesler ve yine Türk edebiyatı ve özellikle Fars şiiri üzerine çalışmalarımı kitaplaştırmaya uğraşıyorum. Bir de 4. Baskısı da tükenmiş olan Kültür Kimlik Ekseninde Türk Edebiyatı ile Kıbrıs Türk kültürü üzerine çalışmalarımın yer aldığı Pancurları Cemile Kokulu Ada adlı kitaplarımı gözden geçirip yeni basıma hazırlamakla meşgulüm. • Yazar, edebiyat vb. çalışmalarınızı kapsayan serüveniniz nasıl başladı? Yazma tutkusu bir varoluş gayretidir. Kimisi bahçesine diktiği ağaçlarla bu varoluşu sürdürür, kimisi seslendirdiği ezgiler, kimisi renklendirdiği resimlerle. Benim yazı sanatıyla meşgul olmaya başlamam, çocukluk yaşlarında hamaset şiirleriyle başladı. Çok erken yaşlarda anne-baba ve memleketten ayrılarak, okuma mücadelesi için, Kars’tan Ankara’ya geldim. Henüz on bir, on iki yaşlarında, orta mektep öğrencisiydim. İlk hikayem de 1981 yılında yayımlandı. O tarihten bu yana çok sayıda derginin künyesinde adım görülü, çok sayıda dergi ve gazeteye yazdım. Yazmak bir varoluş gayreti olduğu kadar hayata adım atmaktır. Henüz ilkokul öğrencisiyim ki ben beş yaşında başlamışım. Amcamın kızı, Aynur Turan (Bilir) ilkokul öğretmenim. Okuma yazmayı öğrenmiş, birinci sınıftan ikinci sınıfa geçmişiz. Benim ‘yerleşik bir uygulama’ gibi belleğime kaydettiğim ama düşündüğümde Aynur ablamın bir metodu olarak gördüğüm, yıl sonunda tüm öğrencilere hediye ettiği ve biz öğrencilerin üzerinde Nasreddin Hoca resminin bulunmasından dolayı ‘Nasreddin Hoca Defteri’ diye andığımız, normal defterlerden daha küçük defterlerimiz olmuştu. Yaz tatilinde bu defterlere alıştırmalar yazacaktık.
Anadolu . Life
Ben, bu deftere, İstiklal Harbi gazilerinden, babamın amcası Yusuf dedeme giderek, mani ve horavel (iş türküleri) .yazmaya çalışıyordum. Bu bir biriktirme, bir önceki kuşaktan, hem de yaşıma göre iki kuşak öncesinden birikmişleri aktarma hevesiydi. O yaşlarda heyecan ve heves olan bu tutum, sonraları bilinçli bir çabaya dönüştü. • Hayal dünyanızı bu kadar genişlemesine sebep olan olaylar nelerdir? (Âşık olmak, Resmetmek gibi, Fikirler üretmek, Araştırmak ve Kaynak vb.)? Sanırım, hayal dünyamın genişliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri çocukluğumun geçtiği kültürel coğrafyadır. Bunu birçok bakımdan ele almak gerek. Birincisi annem, babaannem, anneannem masal dünyaları zengin, söz oyunlarını bütün inceliğiyle anlattıklarına katabilen insanlardı. Yine anne tarafından Nuri dedem, köyündekilere göre hali vakti yerinde bir insandı ve evinde saz şairlerini konuk edebiliyor veya başkalarının düğünü için davet edilmiş âşıklar onun evinde kalabiliyorlardı. Onları dinleme ayrıcalığım olmuştu. Bir de baba tarafından yörenin önemli saz şairlerinden Kağızmanlı Cemal Hoca’nın torunu olmam ailede geniş bir öğretmen kuşağının varlığı ve bunların okuyan, yazan ve yayan kişilerden oluşmaları etkili olmuştur. İkincisi gerçek anlamda coğrafyanın zenginliği. Benim çocukluğumun geçtiği köy, yüksekliği aşağı yukarı 3200 metre olan Aladağ eteklerinde bir yerleşim yeridir. Köyümüzün yaylasına çıktığımızda karşımızda büyük ve
küçük Ağrı dağlarını görürüz. Yukarıda mavinin en parlak rengine sahip bir gökyüzü aşağıda yeşilin, kırmızının, pembenin, sarının velhasıl doğadaki bütün renklerin görülebileceği bir doğa... Gece ve gündüzün yasaksız yaşandığı, akranlarımızla bağda bahçede, kedi, köpek, koyun kuzu, manda eşek, kurt yılan aklınıza ne geliyorsa onların maceralarıyla zenginleşmiş bir çocukluk... • Yazarlık (Araştırma ve Edebiyat)’la olan bağınız nedir? Bu size bir avantaj sağladı mı? Araştırma hem yöntem olarak hem netice olarak insanın hayatına zenginlik kazandıran bir unsur. Her söylenene inanmamayı, kaynağa inmeyi öğretiyor insana. Edebiyat, hayatınızı estetize etme gayreti. Bunları yanyana getirebildiğimiz ölçüde zenginleşir, deneyim kazanır, herhangi biri olmaktan çıkarız. Buradan bakınca, profesyonelce olmasa bile, benim yapmaya çalıştığım gerçek ve doğrunun ardına düşmektir. Gerçeğin ardına düşmek yalanla kirletilmiş dünyada çok büyük bir avantajdır. İnsanı yücelten, kıymetli kılan bir avantajdır. • İdol olarak gördüğünüz edebi ve araştırmacı kişilikler var mı? Türk edebiyatından hemen, özellikle hem edebiyatçı yanını hem de araştırmacı yanını önemsediğim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Pertev Naili Boratav ve İlhan Başgöz isimleri geliyor. Bu üç ismin de adlarının önünde Prof. Yazar. Ancak Tanpınar zaten şiir ve romanlarından da bildiğimiz bir edebiyat insanı. Boratav ve Başgöz ise yazdıkları bilimsel makalelere de üslup katan araştırmacılardır. Bunların dışında, deneme ve eleştiri çalışmalarıyla dikkatle okuduğum Berna Moran, Cevdet Kudret, Metin And, Behçet Necatigil, Aziz Çalışlar, Fethi Naci, Muzaffer İlhan Erdost, Attila İlhan, Emin Özdemir, Konur Ertop, Ahmet Oktay, Asım Bezirci, Mehmet Fuat, Murat Belge, Yalçın Küçük, Ahmet Yaşar Ocak, Adnan Binyazar, Beşir Ayvazoğlu, Nurdan Gürbilek, Ahmet Turan Alkan, Metin Kayhan Özgül, Mehmet Ergün, Semih Gümüş, Feridun Andaç, Mahmet Temizyürek, Sadık Albayrak, Yücel Kayıran var. Bu isimleri çoğaltmak elbette mümkün. Zira, gerçekten Türkiye’de kendi düşünsel katkısını edebiyat incelemelerine yansıtabilen ciddi anlamda araştırmacı var. Eksikliğimiz, bütüncül olarak bunları okuma gayretimizin olmayışı. Yine Türk edebiyatından, Refik Halit, Reşat ANDL-19
Anadolu . Life
Nuri, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Tarık Buğra, Bekir Yıldız, Erol Toy, Rıfat Ilgaz, Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Sevgi Soysal, Selim İleri, Abbas Sayar, Semiha Ayverdi, Osman Şahin, Suzan Samancı, Hasan Ali Toptaş, Etem Baran her daim okumakla zenginliğimin arttığı isimlerdir. • Yazarlık (araştırma, edebiyat ve şiir) nereye gidiyor, neler düşünüyorsunuz? Genel olarak sosyal bilimler ama özellikle de edebiyatla ilgili akademik çalışmaların çok önemlice bir bölümü, özellikle de üniversitelerde yapılan yüksek lisans ve doktora tezleri yazık ki birbirinin tekrarı gibi. Büyük bir bölümünde biçem (üslup) yok. Bilimsel çalışmayı sistem’in gerektirdiği biçimsel kaygılarla sınırlı gören ve asıl kendi sesini içine atan, saklayan bir anlayış egemen. O bakımdan da üniversite çevrelerinden yeterince eleştirmen, ses getiren edebiyat araştırmacısı çıkartamıyoruz. İyi bir edebiyat birikimimiz var ve yetenekli öykücü, romancı, şairlere sahibiz. Dünya edebiyatını da izlemeye çalışan, meraklı birisi olarak Türk şiirinin bugün dünyanın en zengin şiir birikimlerinden biri olduğunu söylemekte sakınca görmem. Üstelik bu zenginliği çok boyutlu olarak sergileyen, yani bir yanıyla bin yıllık geleneğin günümüzde de yansıması olan halk şiiri bağlamında, hem de yeni terkip, imge ve söyleyiş biçimleriyle zenginleştirilmiş formlarda bunu görmek mümkün. Öykü ve romanda da iyi bir durumdayız. Sıkıntılı olan şu, edebiyat kritiği yapabilen eleştirmen sayımız çok az. Kitap tanıtmalarını eleştiriden sayan berbat bir geleneği ne yazık ki daha terk ANDL-20
edebilmiş değiliz. Bir ikincisi de edebiyat yapıtı ile edebiyatçı arasındaki ilintiyi salt kendi durduğumuz yerden okuma, değerlendirme yoksulluğu yaşıyoruz. Bunları aşmak gerekiyor. Fazla küreselci olduğumuzda yabancılaşma doruk noktasına çıkıyor, aşırı içe kapandığımızda da yerliliği mahalliliğe çeviriyoruz ki bu da ufkumuzu sığlaştırır. • Betimlemeyi en çok sevdiğiniz zaman hangisidir? (Günbatımı, ruh hali gibi.) Benim, şiir olsun, araştırma yazılarım olsun, hikayelerim olsun en iyi kurguladığım süreç yürümekle ilgilidir. Akşamları geç saatlere değin okurum. Bu hiç aksamaz. Günün bütün yorgunluk ve gerginliğini akşamın geç saatinde de olsa bir hikaye, araştırma kitabı veya roman okuyarak keyifle hali dönüştürürüm. Bu benim en büyük kazancımdır. Yazmak ise biriktirdiklerimi aktarmakla olabilir. Bunu da önce yürüyerek, yürürken seslendirerek, bazen bir türküyü mırıldanarak ama beynimin kıvrımlarında başka bir yazının, şiirin ayrıntılarına gömülerek oluşur. • Anlatmaktan çok hoşlandığınız obje veya soyut kavram hangisidir, hangi yönü sizi etkiliyor? Sanırım kilitlendiğim ve hep somutlaştırmaya çalıştığım kavram ‘zaman’ kavramıdır. Bu bakımdan da mekânla uğraşırım. Mekân ve zaman çok somut gibi görünse de oldukça soyut kavramlardır benim için ve onları somutlamaya çalışırım. • Sizin gibi bu yolda ilerlemek isteyen genç yazar araştırmacı, şair ve edebiyatçılara nasıl tavsiyelerde bulunmak istersiniz? Genç arkadaşlarıma öğüt vermek haddime değil; onlar bugünü yaşadıkları için bizden daha ilerisini görmek ayrıcalığına sahipler. Sadece kendi deneyimlerimden aktaracaklarım olabilir: Bunlar da nesnel olmaya çalışmaları, ideolojik saplantılara kapılmamalarıdır. Edebiyat araştırmalarında, hiç bir şeyi kendimizle başlatmak gibi bir hastalığa düşmememiz, ego saplantısına kapılmamamız gerekir. Aynı şey tarihi değerler ve miras için de geçerlidir. Etnosantrizime kapılarak her şeyin miladı kendimiz olursak, bu büyük bir aldatmacılığa dönüşür ki sonrasında büyük hayal kırıklıklarına, dahası toplumsal olarak yenilgilere uğramaya kaynaklık eder. Kimseye yalan söylemeye hakkımız olmadığını bilmek yolumuzun doğruluğu için en iyi adımlardan biri olsa gerek.
Samsung Galaxy A72 Akıllı Telefon Siyah
Teknik Özellikler Paket içeriği Ekran boyutu 6.7 '' Ekran Ekran boyutu 6.7 '' Ekran şekli Düz Ekran türü SAMOLED Dokunmatik ekran Evet Görüntülenen renk sayısı 16 milyon renk Ekran çözünürlüğü 2400 x 1080 Piksel Kamera Arka Kamera Çözünürlüğü 64 MP Ön Kamera Çözünürlüğü 32 MP İşletim sistemi yazılımı Android 10.0 Ağırlık & Boyutlar Ağırlık 203 g Yükseklik 165 mm Genişlik 77, 4 mm Derinlik 8, 4 mm Bağlantı Kulaklık bağlantısı USB C Tipi USB bağlantı noktası Evet USB bağlayıcı USB C Tipi Uyumlu hafıza kartları MicroSD (TransFlash) Batarya Pil performansı 5000 mAh Depolama birimi Uyumlu hafıza kartları MicroSD (TransFlash) RAM kapasitesi 8 GB Dahili Hafıza 128 GB İşlemci İşlemci 720G İşlemci Çekirdek Sayısı 8 İşlemci frekansı 2, 3 GHz İşlemci ailesi Qualcomm Snapdragon Performans İşlemci 720G İşletim sistemi yazılımı Android 10.0 İşlemci Çekirdek Sayısı 8
İşlemci ailesi Qualcomm Snapdragon Platform Android Uyumlu hafıza kartları MicroSD (TransFlash) RAM kapasitesi 8 GB Tasarım Ekran türü SAMOLED Ekran boyutu 6.7 '' Dokunmatik ekran Evet Uluslar arası koruma kodu IP67 Ürün rengi Siyah Teknik detaylar Ekran boyutu 6.7 '' Ekran türü SAMOLED Ekran çözünürlüğü 2400 x 1080 Piksel İşlemci ailesi Qualcomm Snapdragon Ağırlık 203 g Kulaklık bağlantısı USB C Tipi Pil performansı 5000 mAh USB bağlayıcı USB C Tipi Uyumlu hafıza kartları MicroSD (TransFlash) Platform Android Ürün rengi Siyah Yazılım İşletim sistemi yazılımı Android 10.0
Anadolu . Life
Aşık Mustafa ÖKSÜZ Değerli Âşık Mustafa Öksüz Kimdir? - Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz? - 1 Şubat 1953 Tarihinde Çorum’un 45 km güney doğusunda kervan geçmez bir dağ köyünden yoksul bir aileden dünyaya gelmişim. Kendime geldiğimden duvardan on iki perdeli bir bağlama ile tanıştım. Babam cemlerden Âşıklık yapardı. Bu müzik ile iç içe yaşadım. İlkokuldan sonra yoksulluk beni İzmir’e götürdü. Sonra Çorum’a yerleştim. 1990’dan Avustralya’ya geldim. Ozanlık geleneğine hala devam ediyorum.
- Şu sıralar neler yapıyorsunuz?
- Emekliyim. Günlük; spor yaparım, kitap okurum. kitap hazırlama çalışmalarım var. Şu an üç tane kitabım yayına hazır durumda. (a)-Alevilikte Saz Şairliği (b)-Anadolu’dan uzun yolculuk (c)-Kendi şiirlerimden oluşan (Kul Öksüz) şiir kitabım.
ANDL-22
- Sanat (Müzik) serüveniniz nasıl başladı?
- Müziğe yatkınlığım ilkokuldan beri vardır. Müzisyen bir aileden olduğumdan, Amcalarım halalarımın sesleri çok güzeldi. Saza 1970’de İzmir’den usta sazcılardan ders aldım. Daha sonra 1972’de Sivaslı Âşık Hasan Devrani ile tanıştım, Şiir yazmayı ondan öğrendim ve de o gün bu gündür, sazım ile çalıp söylüyorum. - Hayaliniz ve hedefleriniz var mı? Eğer varsa bunlardan biraz bahsedebilir misiniz? - Kültürler üzerine araştırmacılık yönüm vardır. Mezopotamya, Asya, Hindistan ve bulunduğum Avustralya’dan Aborcinlerin kültürlerini bu konuya çok ağırlık veriyorum. İleriki zaman içerisinde bir kitaptan toparlaya bilirim. - Dağcılık sevdam vardır. 2011’de Ağrı Dağına bir yolculuk yaptım. Tam zirveye bir talihsizlik sonucu çıkamadım. Himalya dağlarına gitmeyi çok isterdim, bir rahatsızlık geçirdiğimden bu hayalim gerçekleşmedi. - Sanat ile olan bağınız var mı? İstediğiniz, tasavvur ettiğiniz konuma ulaşabildiniz mi?
Anadolu . Life AÇIK OKYANUSLAR BANA MUTLULUK VERİYORDU!
- Şiir ve Müzikten ayrıca, Anonim türkülerden derlemelerim var. Öykü yazmayı çok seviyorum. “Anadolu’dan uzun yolculuk” isimli kitap çalışmam öykü ağıtlar ve destanları içermektedir. “Anadolu’dan kalbi kırık gelinler” isimli bir çalışma başlatmak üzereyim. Zorla evlilik yaptırılan kızlar ile ilgili… Yayınlayamadığım için tasavvur ettiğim konuma henüz gelemedim. -İdol olarak gördüğünüz, yani etkilendiğiniz “Edebi ve Sanatçı kişilikler” Kimlerdir? - İdolüm; Pir Sultan, Âşık Veysel, Ustam Âşık Hasan Devrani, Âşık Mahzuni ve Muhlis Akarsu’dur. - Müzik yani kısaca Sanat nereye gidiyor, neler düşünüyorsunuz? - Şiirlerimi ve Müziklerimin en iyisini yapmaya özen gösteriyorum. Ve de iyi olduğunu düşünüyorum. - Eğitim, Konser, Stüdyo, Sahne, tanıtım ve etkinlik vb. çalışmalarınız var mı veya düşünüyor musunuz? - Şu an için öyle bir çalışmamız yok. Sadece Türkiye’den bir Stüdyo çalışmayı ileriden düşünüyorum. - Sizin gibi bu yolda ilerlemek isteyen gençlere nasıl tavsiyelerde bulunmak istersiniz? - Öncelikle yazmış oldukları şiire çok dikkat etmelerini ve de bir başka şiirden kopya etmemelerini tavsiye ediyorum. - Sizin çalışmalarınızı izlemek, için hangi kaynaklardan ulaşabilirler? - YouTube, Facebook ve İnstagram’dan beni izleyebilirler.
Her hüzünlendiğimde açık Okyanuslara koşarcasına giderekten, karşısına oturup sanki bana müjdeli bir haber verecek diye; dev dalgalarını saatlerce mutluluklar içerisinde seyrederdim. Artık bunu bir alışkanlık etmiştim. Yine üzüntülü olduğum bir güde, koşar adımlar ile her zamanki gittiğim yere gittim mutluluğumu yenilemek istiyordum, Okyanuslar bir değişik geldi bana! Henüz oturmamıştım ki, aşırı şekilden bir rüzgârın esintisiyle kendimi dalda dökülen sonbahar yaprağı gibi havadan buldum. Bir Didgeridoo müziğinin sesi çok uzaklardan geliyordu. Kulaklarım uğulduyor ve de gözlerim görmüyordu. Kendimi bir zorladım kollarım ayaklarım kıpırdamıyordu. Yakınımdan bir ses, Uyandı! Diyerekten sevinç çığlığı atıyordu. Hayal mayel gördüğüm kişilerin Aborjın olduklarını anladım. Benim bedenimi boyun kısmıma kadar toprağın içerisine gömmüşlerdi. Etrafımı bir andan çevirdiler ve hızlı bir şekilden etrafımı kazıyıp beni toprağın içerisinden çıkarttılar. Üzerimi geniş muz yapraklarıyla örttüler. Yakınımız da bulunan bir ırmağın içerisine beni attılar ve yıkandım kendilerinin yöresel kıyafetleri ile üzerimi örttüler. Bitkilerden elde ettikleri boyalar ile yüzlerimi kollarımı ve açıktan kalan vücudumu boyadılar. Elime bir sırık verdiler ve reislerinin yanına beni götürdüler. HAYATIMIN YOLCULUĞU… Kimselere duyaramadım çığlığımı! Sessiz ve karanlık gecelerde… Belki de ver yansın ettim kendimi Bir yokladım kendimi, Nereye gidiyorum ben? Dallarımda yapraklarım döküldü, Açık kaldım ortadan, İçi boş koskaca dünyada… Yalnız ve tek başıma! Kimselerim yok imiş benim, yalnız hissettim kendimi. İlk zamanlar… Yalnızlığıma, alışamadım, Ver yansın ettim kendi kendime. Kumrular bile güldü, Ağaç dalları arasında bana… Ben nereye gidiyorum? Ben nereye gidiyorum, yapa yalınız ve tek başıma; Bu koskocaman dünyadan. Kendimce yalnız ve tek başıma. İşte o zaman içim acıdı kendime. Ben nereye gidiyorum? İçi boş koca dünyadan yalnız ve tek başıma... Uyumak istiyorum!!! Uyumak istiyorum, Bir daha uyanmamasına, bu kocaman dünyada yalnız ve tek başıma. Uyumak istiyorum, bir daha uyanmamasına!!!
ANDL-23
Anadolu . Life Bu acılar ile kendi kendime çırpınıp dururken, Hayatın gerçeklerini ve çok zorluklarını yaşamanın ne kadar zor olduğunu öğrendim. Çocukluğumdan gençliğime kadar! Hayat şartlarının acılarını, yaşımın ilerlediği yıllarda azda olsa farkına vardım. Acımasız bir rüzgârın esintisine kapılıp daldan düşen bir ağaç yaprağı gibi, Acımasız bir esintinin içerisinden buldum kendimi… İlkbahar ile yaz mevsiminin gidip de, yerine gelen son güz soğuğunun vermiş olduğu üşümeyi hissetim kendimde. Artık bırakmıştım kendimi, nereye gittiğimin farkında bile değildim. Küçüklüğümde elime verilen bir sazın arkadaşlığı ile az da olsa beni kendi kendime oyalıyordu. İçerimdeki haykırışlarımı onun eşliğinden olanca gücüm ile haykırıyordum! Ben hep ağladım, güldüğümü hiç hatırlamıyorum. Fakat sesim çıkmıyordu… Hiç mutluluğu yaşamadım! Hüzün kapladıkça içimi, hep sitem ederdim kendi kendime. Niçin mi, Bende bilmiyordum… İçerimdeki bu eziklik yıllarca devam etti ve içerimi kararttı. Üzerimde dolaşan kara bulutların gezinmesi ile büyüdüm. Kendime gam etmeyi hiç yakıştıramamanın vermiş olduğu utangaçlık ile boşu boşuna oyalanmanın içerisinde yıllarca kendimi gördü. Henüz otuz yedi yaşını bitirmemiştim ki, öyle bir yerde buldum ki benliğimi. Yeni bir hayatımın başlangıcı bana yeniden dünyaya gelmişliğimi yaşattı… Bu başlangıç biraz sıkıntılı oldu, fakat sonradan mutluluğu yaşadım… Güzelliklerin içerisinden hayli bir yol aldım! Özlemim vardır ki, yüreğimin içinde… Özlem vardır ki, telefon duşlarına basaraktan giderilir. Özlem vardır ki, ziyaret ederekten giderilir. Özlem vardır ki, aynı bir kerpiç ağırlığı gibi; hasretliğini yüreğinden gizlersin. İşte ben yüreğimden bu özlemi taşıyorum yıllarca… Bir gün Sana, bu özlemimi, sazımın tellerinde; türkülerle anlatacağım. Feryadımı nağme, nağme edip beraberce dinleyeceğiz. Gözlerimizden süzülen yaşlar, toprağın üzerine dökülecek; Mevsimler gelip geçecek, yıllar dolaşıp Çiçekler açılacak Sevgimiz göklere yükselecek, ama biz yine kavuşamayacağız… Bir gün! İçerimde ki kopan fırtınaların savurması ile Yolumun açık okyanusların kenarına düşmesiyle öz benliğimi buldum. O mükemmel dalgaların güzelliği, bitmeyen bir özlem ile
ANDL-24
beni kendi kucağına çekiyordu… Doğa güzelliğinin içerisinde kendimden geçercesine, şiirler söyleyerekten içerimdeki sevgimi bir güzele sevdalanır gibi çiçeklerin güzelliğiyle bütünleştiriyordum. Kendimi kelebekler gibi hafif hissederken; Dalgaların vermiş olduğu sesin büyüsüne kapılmak, bende alışkanlık haline geldi. Üzerime gelen dalgaların, mutluluğuna ortak oldum. -Kucaklaştık! Ceylan gözlü bir güzelin zarafetine büyülenir gibi, büyülendik birbirimize! O kadar alışmıştım ki, Her mutsuzluğumda! Okyanusların derinliklerinde gelen dalgaların coşkulu sesi, masmavi gözlerinin içerisindeki renginden, mutluluğu buldum. Sanki ta uzaklarda gelecek olan mutluluğun bir habercisiymiş gibi saatlerce, Umut dolu bir sabırla bekleyerekten çocukça sevinirdim. Dostluğuna inandığım okyanuslarla sevgimiz, gün geçtikçe aşka dönüştü! Bir birimize âşık olmuştuk! Hep ona koşardım. Şiirler yazmıştım güzelliklerine. Martı seslerini ve oltasını sabırla bekleyen balıkçıları, gözlerim hiç görmezdi. Mavi dalgaların güzelliğinde, bir başka güzellik bulmuştum. Kendimi vermiştim sevgisine! Tüm olanca benliğim ile. Denizin üzerinde açılan bir çiçeğin, Güzelliğine kapılan güneş gibi, Bakışlarına sevdalandım… Denizin kıskanması ile boynunu büken çiçeğe, Gülümseyerekten geçtim. Bana martılar da küstü, balıkçılarda. Ben ise küsmedim sevindim. Denizin üzerinde ki açılan, çiçeğin bana gülüşü ile, Kendimi mutluluğun içerisinde buldum! O kadar mutluydum ki, başım dönüyordu. Bana vermiş olduğu mutluluktan, Zaman, zaman üzerimizde kara bulutların gezindiğini görürdük. Bu mutlu bekleyiş ne kadar devam etti ben de bilmiyorum. Bir gün, mutluluklar içerisinde okyanusların güzelliği ile sevişirken,
................Devam edecek...............
20 Mayıs 2021 Avusturalya / Melbourne
Tam elektronik devriminin itici gücü Dahili belleğe sahip, yenilikçi full frame yığma yapılı CMOS sensör sizi mekanik sistemlere dayanan geleneksel SLR’lerin kısıtlamalarından kurtarır. Yüksek hızlı yığma yapı tasarımını ilk kez kullanan 24,2 megapiksel full frame görüntü sensörü, yüksek hacimli verileri genel olarak 20 kat daha yüksek okuma hızıyla geçici olarak dahili bellekte depolar. CMOS sensör ve gelişmiş BIONZ X görüntü işleme motorunun bir arada kullanılması, size gerçek bir dijital özgürlük getirir. [ Dahili belleğe sahip, arkadan aydınlatmalı yığma yapı ] (1) Piksel alanı (2) Dahili bellek (3) Yüksek hızlı sinyal işleme devresi (4) Görüntü işleme motoru
Anadolu . Life
"Doç.Dr. Esin ESEN" Japonolog
BÜYÜLÜ BİR DÜNYADA DOLAŞMAK - Klasik Japon Edebiyatının Peşinde Japonolog Doç. Dr. Esin ESEN Röportajı Atsuko: Sevgili Doç. Dr. Esin Esen hocayı Anadolu Life dergisinin okurlarıyla tanıştırmaktan mutluluk duyuyorum. Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz? Esin: Çok Sevgili Suetomi Sensei. Sizinle yaptığımız bu röportajdan büyük mutluluk duyuyorum. Kendimi kısaca, Klasik Japon edebiyatı ve özellikle kadın edebiyatı üzerine çalışmalar yapan bir Japonolog olarak anlatabilirim herhalde. Klasik Japon edebiyatı dediğimizde ise waka şiiri de çalışma alanımın bir parçası oluyor elbette. Tüm bunlar beni o kadar derinden etkiliyor ki, araştırmalarım sırasında kendimi geçmiş zamanların o büyülü dünyasında dolaşırken buluyorum sık sık. Çeviri alanında da pek çok çalışmam var. Akademik çalışmalarımda çeviri alanını klasik Japonca ile de ilintilendirerek daha geniş bir zaman diliminde ele alabiliyorum. Japoncanın temel özelliği dinleyici sorumluluğunun çevirisi için bir yöntem
ANDL-26
önerisi de getirdim. Aslında 1990’larda başladım yazılı ve sözlü çevirilere. Önce İngilizce, sonra İspanyolca ve Japonca eklendi. Her üç dilde de o günden bugüne farklı alanlarda çalıştım. Turizm, özel sektör, Japon şirketleri, kitap çevirileri, akademisyenlik ve üniversite düzeyinde verdiğim derslerde çeviri hep benimle birlikte oldu. Kimi işlerimde her üç dili bir arada kullandım. Klasik Japoncadan çevirilerimin yanı sıra Japon edebiyatının bir parçası olan kanbun yani Klasik Çinceden çevirileri Japonların oluşturduğu kanbun kundoku yönetimi kullanarak yapıyorum. Tüm bunlar benim dünyamı zenginleştiriyor. Hayata daha geniş açıdan hem Doğudan hem Batıdan bakabilmemi sağlıyor sanki. Atsuko: Japon edebiyatına ilginiz nasıl başladı? Esin: Japon edebiyatından önce Japon kültürü beni kendine çekti. Çocuk yaşlardaydım. O kadar uzak , o kadar farklı, bir o kadar da kendine çağıran, o kadar yakın… Japon edebiyatı ise Boğaziçi’nde okurken beni buldu. Üniversiteye 17 yaşımda girdim. Türkoloji bölümündeydim. Kütüphaneden çıkmazdım. Dünyayı merak ederek rafların arasında dolaşmam, bazen elime aldığım kitabın beni bırakmaması… Japon şiirini orada keşfettim. Aynı his orada da beni buldu. Sanki çok uzak ve anlaşılmaz, aynı zamanda çok yakın ve bildiğim şeyler gibi… Genji Monogatari’nin İngilizce çevirisini de o yıllarda okudum. O kalın kitap
Anadolu . Life
kucağımda, bütün İstanbul’u dolaşmam… belediye otobüsüyle Boğaz Köprüsünden, Avrupa’dan Asya’ya geçişim aklımda. Kitabı tam anlayamadığım için içerlediğimi de hatırlıyorum. Sonra Ankara’da, Dil Tarihte, Japon filolojisi okurken klasik Japonca dersleri dünyamı değiştirdi. Çok etkilendim klasik Japon edebiyatından… Dünya edebiyatı tarihi içinde eşsiz, benim için. Atsuko : Klasik Japon edebiyatı üzerine pek çok çalışmanız var. Bin sene önce dünyanın ilk romanı olarak da kabul edilen Genji Monogatari’nin yazarı ünlü Japon kadın yazar Murasaki Shikibu’nun günlüğünü klasik Japoncadan Türkçeye çevirdiniz ve üzerine pek çok çalışma yaptınız. Sonrasında, günümüze ulaşan en eski Japonca eser, Man’yōshū Şiir Antolojisi üzerine araştırmalar yaptınız. Bu kadim şiirlerden örnekleri de Türkçeye kazandırdınız. Bu dönem kadın edebiyatı üzerine pek çok çalışmanız var. Bir Japon olarak bu çalışmalarınızı şükran ve hayranlıkla karşılıyorum. Araştırma konusu yapmak bir yana, klasik Japon edebiyatının Türkçeye çevirisinin bile zor olduğunu düşünüyorum. Biz Japonlar bile, klasik Japon edebiyatı eserlerini sadece okulda öğreniyoruz. Ama genelde normal okuyucu için modern Japoncaya çevirileri yapılıyor bu eserlerin. Bize başta klasik Japonca çevirileriniz olmak üzere, çeviri çalışmalarınızdan da bahsedebilir misiniz? Esin: Benim üzerinde çalıştığım dönemlerin Ja-
poncasıyla modern Japonca arasında çok temel ve çabuk öğrenilebilecek farklar var aslında. Ekler farklı mesela, Bazı sözcükler zaman içinde anlam değiştirmiş o farkları iyi takip etmek gerekiyor. Bir de günümüze ulaşamamış ifadeler var. Elbette saygı dilinde büyük fark var ve dikkatle çalışılması gerekiyor. Tüm bunlar modern Japonca bilen bir Türk için temel çalışmayla öğrenilebilecek şeyler. Diğer yandan çeviri yapmak ya da klasik eserleri anlamak için yeterli değil. Klasik Japon edebiyatı eserlerinin çevirisi için çok detaylı araştırmalar gerekiyor. Dönemin tarihini, tüm kültürel öğelerini, elbette dilin zaman içinde değişimini göz önünde bulundurmak. Örneğin Murasaki Shikibu’nun Günlüğünü çevirirken aylarca Heian Dönemi kıyafetlerini, Shinden-tzukuri adı verilen geleneksel konaklarını ve daha pek çok şeyi araştırdım. Bu araştırmalara yayınevinin de desteğiyle kitabın başlangıcında yer verebildim. Klasik eserlerde deşifre edilmesi gereken en temel çeviri sorunu ise Japon dilinin geçmiş çağlardan itibaren temel özelliği olan dinleyici sorumluluğu [kikite sekinin]. Yani bir Japon konuşurken her şeyi söylemez. Ama onun söylemediği şeyleri dinleyen anlar. Japonca bilenler için çok basit bir örnek vereyim. Siz Japon arkadaşınızı bir yere gitmek için davet edersiniz. O da bir el hareketiyle birlikte “chotto” [temel anlamı: biraz] der belki. Bu tek sözcükle karşınızdakinin zaman ayıramayacağını anlarsınız. Bu özellik klasik Japonca eserlerde daha yoğun karşımıza çıkıyor. Doktora tezimde, Japon dilinin
ANDL-27
Anadolu . Life Yaz çiçekleri gibi muhtemelen Boynu büküktür çektiği hasretten Göreyim şu kapısını evinin Ah sevdiceğimin Dağlar eğilin!” (Klasik Japoncadan çeviren Esin Esen (2019: 201-202)
Atsuko: Sizinle birlikte waka şiiri ve koto müziği projesinde birlikte olduk , derinden etkilendiğim bir çalışma bu. Sizin zarif Türkçe çevirilerinizle birlikte, bu şiirlere seçtiğiniz ukiyo-e resimlerinin uyumu ne harikaydı! Bu projeden de bahsedebilir misiniz?
bu özelliğinin en eski Japon şiirlerinde olduğunu ortaya koydum. Sonrasında bu keşfimden o kadar heyecan duydum ki, çeviribilim kuramlarından yararlanarak , klasik ve modern Japonca metinlerdeki dinleyici özelliğinin çevrilmesine dair bir yöntem önerisi getirdim. Bu çalışmalarımı hem Japonya’da hem de Amerika’da yayınladım. Atsuko: Sizin en sevdiğiniz Japon edebiyatçısını ve/ veya eseri öğrenebilir miyiz? Esin: Tereddütsüz Murasaki Shikibu’nun adını söyleyebilirim. Eser olarak Türkçeye Yastıkname adıyla çevrilen Makura no Sōshi de çok özel. Modern edebiyattan Mishima’nın Dalgaların Sesi romanı bana klasik Japon edebiyatı dünyasını hissettiren bir eser. Sizin için yine çok sevdiğim bir şiirden bir bölüm seçeyim izninizle. 1300 sene kadar önce söylenmiş. Başkentten taşradaki bir eyalete atanan düşük düzey devlet adamı ve muhteşem bir şair Hitomaro’nun eseri. Taşradan ayrılırken oradaki eşi için okuyor. Japon şiirinde henüz lirik şiire ilk adımların atıldığı dönem. O kadar derin, o kadar etkileyici ki… yüzlerce yılı aşıp bugün bizlerin kalbine dokunuyor. “Dalgalarla birlikte böyle salınıp duran O zümrüt , edalı yosunlar gibi usuldan Sarılıp yattığım ah o sevdiceğimden Ayrı düştüm koyup geldim ben istemeden Şu çiğ, şu kırağı gibi göklerden düşüp gelen Sayısız her dönemecinde geçtiğim yolun Binlerce kez dönüp baktım, ah nerde sevdiğim? Giderek daha ırak , ayrı düştüm memleketimden Giderek daha yüksek , yüce dağlar aşıp geldim ben
ANDL-28
Esin: Sevgili Suetomi Sensei, Sizin ilk davetinizi bugün gibi hatırlıyorum. Benim hayatımı sihirli değnekle değiştiren anlardan biriydi. Şiire, çeviriye bakışımı da yaptığım eserleri kurgulama şeklimi de değiştirdi. Eğer bugün Türkiye’de waka şiiri dediğimizde az da olsa bilinmeye başladıysa, benim yazarak , çevirerek anlatmaya çalıştığım şeylerin, sizin konserlerinizde sese dökülmesiyle, yani bence hayat kazanmasıyla olduğuna inanıyorum. Müziğiniz beni her zaman derinden etkiliyor. Waka şiirinin sizin müziğinizle büyük uyum oluşturduğunu, insanın kalbine, ruhuna dokunarak dönüştürdüğüne, sizin sözlerinizle söyleyecek olursam şifa verdiğine inanıyorum. Hele içinden geçtiğimiz bu dönemde dilerim herkese iyilik versin. Atsuko: Kotodama İstanbul adlı kitaplarınızdan bahsetmek istiyorum. Türkiye’de Japonya- Japonya’da Türkiye temalı bu ortak kitapların hem kapakları hem de içindeki yazılar ayrı ayrı muhteşem. Nasıl oluştuğunu dinleyebilir miyiz sizden?
Anadolu . Life Atsuko: Şimdi sürdürmekte olduğunuz projeleri ve gelecek zamanda yapmak istediğiniz projelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?
Esin: Türkiye ve Japonya etkileşimi beni hep etkilemiştir. Hepimiz kendi dünyalarımızda diğer ülkenin, kültürün kendi coğraf yamızda görünür olması için küçüklü, büyüklü adımlar atıyoruz. Bu adımların, geleceğe kalması gerektiği inancıyla başladım projeye. Kitabın ismini, bu adımları atmakta olan bizleri, bu etkileşimi yansıtacak şekilde seçtim. Hatta kitap yayınlanmadan yıllar önce alan ismini bile almıştım. Önce online bir çalışma olarak tasarlanmışken, 72 kişi bir araya geldik ve ilk kitabımız 2016 yılında matbu olarak yayınlanmış oldu. En önemli özelliği Japonca ve Türkçe iki dilde yayınlanmış olması. Gönüllü çevirmenlerimizin emekleri bu kitapları iki dilde görünür kıldı. Basılı kitabımızın iki kapağı var. Japonca ve Türkçe. O bile kitabın büyüsü gibi geliyor bana. Her iki kapakta da muhteşem sanat eserleri var. Benim için en özel yanı ise, hepimizin isteyerek , severek , ayrı ayrı coğraf yalarda yaptığımız bu çalışmaların bizi bir araya getirişi. Simurg gibi hissettiriyor kitabın öyküsü bana. Kitabımızın bizim çabamız olmadan yurtdışındaki kütüphanelerin raflarında yerini alması ise tarifsiz bir gurur. Şimdi google kitaplardan online olarak okunabiliyor. Yeni kitaplarımızı da yayına hazırlıyoruz.
Esin: Bu ara çok farklı projeler eş zamanlı olarak ilerliyor. Kotodama kitaplarımızın dört yeni cildini daha, Japon editörümüz Shingo Yamashita Beyle birlikte yayına hazırlıyoruz. Bir başka projemiz Japonya’da en tanınan şiirlerin yer aldığı Ogura Yüz Şairden Birer Şiir Antolojisi. Bu şiirler günümüzde Japonya’da özellikle karuta adı verilen kart oyunlarıyla biliniyor. Ben bu antolojideki şiirleri anlatan minik öyküler yazdım. İngilizce, Türkçe, Japonca üç dilde kitaplaştırdım. Türkiye ve Japonya alanındaki otuzdan fazla sanatçı da bu 100 şiiri resimliyor. Aramızda profesyonel sanatçılar da var. Akademisyenler de. Hatta ailelerimiz de… Yaşadığımız bu zaman diliminde Türk-Japon dünyasında adımlar atan bizler, bu muhteşem şiirler etrafında bir araya geldik. Belki Japon edebiyatında üzerine en çok şey üretilmiş bu eseri kendi hayat hikayelerimizle, farklı bir şekilde yorumlamayı başardık. Tamamlanmak üzere olan bir başka projemiz ise, annemin dünya kültür mirası üzerine yazdığı çocuk kitaplarından Safranbolu ile ilgili olan kitabı. Nanao Kokufu Hanım Japoncaya çevirdi. Lehçelerden, kültürel öğelere, şarkılara kadar çok titiz ve eğlenceli bir çeviri yaptı. Ben de Türkçesinden karşılaştırarak öneriler getirdim. Şimdi yayına hazırlanıyor. Eş zamanlı olarak da yeni kitaplarımı hazırlıyorum. Hepsi ayrı ayrı büyük heyecan ve mutluluk veriyor. Geleceğe dair, çalışmalarım için en büyük dileğimse bir kurumun beni bünyesine alarak , önümüzdeki on yıl için planladığım projelerin gerçekleşmesi için kurumsal destek vermesi. Keşke mesela Japonya’dan bir üniversiteden böyle bir davet gelse :) Yani ben yaptıklarımı, planladıklarımı yapmayı sürdürsem ve bir kurum maddi ve manevi yanımda olsa. Buradan bir dilek olarak paylaşmış olayım. Atsuko: Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Bundan sonraki çalışmalarınızı da en iyi dileklerimle bekliyorum.
末冨敦子 Atsuko SUETOMI Japon Geleneksel KOTO Sanatçısı 26 Mayıs 2021 Japonya
ANDL-29
Anadolu . Life
Hasan ŞİMŞEK Sanatçı
(Ressam - Heykeltraş)
ANDL-30
Anadolu . Life
ANDL-31
Anadolu . Life mız zaman meddahların daha çok kahvehanelerde gösterilerini sunduklarını görürüz. Ancak saraylarda, şenliklerde, mesire yerlerinde veya halkın toplandığı boş bir arsada da meddahlar gösterilerini icra etmişler. Yani bu sanat dalı hem halka hem de saraya hitap etmiştir diyebiliriz. Meddahlık geleneğiyle ilgili önemli bilgiler aktaran Özdemir Nutku, “Meddahlık ve Meddah Hikâyeleri” adlı kitabında Ramazan günlerinde ve bayramlarda başkentin büyük kahvelerinin müşterileri için meddah gösterileri düzenlendiğini, gösterilere çok sayıda dinleyici geldiğini ve bazen kahvehaneye sığmadıkları için kahvehanelerin önüne yarım ay düzeninde iskemleler dizilerek hikâyeler anlatıldığını ifade eder. Bu sebeple meddahlık geleneğinin Türk halkı arasında çok ilgi gören bir eğlence kolu olduğunu söyleyebiliriz.
Rugeş Demir Meddah - Yazar
- Kısaca Kendinizden Bahsedebilir Misiniz? Rugeş Demir Kimdir? 1995’te Batman’da doğdum. Aslen Mardin/Midyatlıyım. Kastamonu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum ve aynı üniversitede yüksek lisans eğitimi tamamladım. Ardından Türk Halk Edebiyatı alanında doktora eğitimime başladım. 2018-2020 yılları arası Kastamonu Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştım. 2015-2020 yılları arası Kastamonu Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde müze gönüllüsü olarak meddahlık yaptım. Şu anda doktora eğitimime devam etmekteyim. - Meddahlık Geleneği Hakkında Biraz Bilgi Verir Misiniz? Meddahlık geleneği ve sanatı geleneksel Türk tiyatro geleneğimizin önemli bir kolunu oluşturur. Meddah dediğimiz kişi her şeyden önce bir hikâye anlatıcısıdır. Meddah, tek başına bir topluluk karşısında dinleyicileri eğlendirmek için taklit ve canlandırmalar yaparak öyküler anlatır. Geçmişe baktığı-
ANDL-32
Meddahlar, sanatını icra ederken herkesin görebileceği yüksekçe bir yere çıkıp bir sandalye üzerine oturur ve bir değnek ile bir mendil yardımıyla öyküsünde canlandırmalar yapar. Meddahlar, değneği dinleyicinin dikkatini çekmek ve anlatımları güçlendirmek için kullanır. Bu değnek bazen bir saz, bazen bir at, bazen de bir kapı tokmağı görevi görür. Mendil ise ses değiştirmek, ter silmek veya başı bağlayıp çeşitli karakterlere bürünmek için kullanılır. Meddah öyküsünü anlatmaya sopasını yere üç defa vurarak “Hak dostum, hak” sözleriyle ve bir tekerlemeyle başlar. Anlattığı hikâyeyi de “Her ne kadar sürçü lisan ettikse affola” diyerek tamamlar. Meddahlar anlattığı hikâyelerde genellikle yaşanmış olaylardan veya çeşitli efsanelerden, tarihi olaylardan ve masallardan etkilenir. Bunun yanında meddah, güncel konuları, sosyal ve siyasal olayları da anlatabilir. Dolayısıyla meddahlar, içinde yaşadıkları dönemin bir aynası gibidirler diyebiliriz. Bir de meddahı meddah yapan unsurların başında hikâyelerin sonunda dinleyicilere verdiği nasihatlerdir. Meddah her hikâyesinin sonunda hikâyeden çıkarılması gereken dersi verir. Geçmişte meddahlar sanatlarını saraylarda, köşklerde, sünnet düğünlerinde ve kahvehanelerde icra ederken günümüzde ise özellikle Ramazan ayında, televizyon programlarında ya da çeşitli sahnelerde sergilerler. Meddahlığa İlk Ne Zaman ve Nasıl Başladınız? Meddahlık sanatıyla ilk üniversite yıllarında tanıştım. 2016 yılında Kastamonu Üniversitesi’nde görev yapan Türk Halk Edebiyatı hocamız Doç. Dr. Gülten Küçükbasmacı’nın öncülüğünde üniversite bünyesinde “Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi” açıldı. “Yaşayan Müze” olarak da bilinen bu konakta halk mutfağından, halk hekimliğine, halk anlatılarından halk tiyatrosuna, çocuk oyunlarından halk inançlarına kadar pek çok kültür öğesi gelen
Anadolu . Life Meddahlık Geleneği Günümüzde Varlığını Devam Ettiriyor Mu? Meddahlık Geleneğini Sizce Gelecek Nesillere Nasıl Aktarabiliriz?
misafirlere anlatılır ve ardından uygulanırdı. Dolayısıyla ilk meddahlık sanatını bu müzede icra ettim. Yine bu yıllarda hocamız vasıtasıyla Ankara’da “Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi’ni gezme fırsatı bulduk. Burada da meddahlığı daha yakından tanıma fırsatı buldum. O yıldan sonra meddahlığa ilgi duymaya başladım, meddahlıkla ilgili akademik dersler aldım, kitaplar okudum ve geleneği icra eden meddahlara ulaşmaya çalıştım. “Türk Halk Bilimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ne gelen misafirlere hem “Karagöz” gölge oyununu hem de “meddahlık” sanatını icra ettim. Kısa bir süre içinde de yaptığım işin çok değerli olduğunu anlamaya başlayınca daha büyük bir istekle icra etmeye devam ettim. 2019 yılı itibariyle de müzeden bağımsız olarak pek çok devlet okulu, özel okul, huzurevi, çocuk eğitim evi ve belediye bünyesinde düzenlenen programlarda meddahlık sanatı hakkında bilgi verip öyküler anlattım ve anlatmaya devam ediyorum.
Meddahlık geleneği günümüzde ne yazık ki yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Çünkü geleneği icra eden temsilciler yok denecek kadar az. Günümüzde sadece İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde bulunan tiyatro merkezlerinde ve “Türk Halk Bilimi” müzelerinde icra edilmeye çalışılmakta. Onun dışında taşrada geleneği icra eden pek kimseye rastlanmamaktadır. Bunun temel sebebi bu işi gerçek manasıyla benimseyerek anlatan kişilerin azlığından ve hikâyelerin hep aynı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Modern dünyanın getirmiş olduğu popülerlik nedeniyle eğlence mekânları değişmiş olsa da insanların eğlenme kültürü hâlâ devam ettiği düşüncesindeyim. Geçmişte kahvehanelerin, kıraathanelerin ve meydanların yerini elektronik
Örnek Aldığınız veya Başarılı Bulduğunuz Meddahlar Var Mıdır? Meddahlık konusunda örnek aldığım pek çok isim var. Meddahlık sanatını ciddi anlamda yapmak istediğime karar verdiğimde meddahlıkla ilgili bulabildiğim tüm kitapları ve video içeriklerini derleyip okuma ve izleme fırsatı bulmuştum. Bu okuma ve araştırma süresi içinde pek çok kişiden etkilendim ve onları taklit etmeye başladım. En çok dikkatimi çeken isimler arasında usta oyuncu Münir Özkul ve Ferhan Şensoy olmuştu. Hikâye anlatırken ki doğallıkları, taklitleri, ses ve vurgu tonlamaları beni çok etkilemişti. Bu bakımdan bu usta sanatçılar kadar başarılı olabilmek için aylarca çıkardıkları sesleri taklit etmeye başladım ve “hikâyeyi nasıl daha iyi anlatabilirim” üzerine çalışmalara giriştim. Günümüzün yaşayan meddahlarından da örnek aldığım birileri var. Bunlardan biri Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcıları Projesi kapsamında tespiti yapılıp meddah unvanıyla kayıt altına alınan Yusuf Duru’dur. Duru, sesini her anlamda iyi kullanabilen ve hikâyeleri akıcı bir şekilde anlatabilen nadir sanatçılardan biri olduğunu düşünüyorum. Bir diğer örnek aldığım kişi ise Ahmet Turunç’tur. Turunç, Bursa sanat tiyatrosu yönetmeni ve somut olmayan kültürel miras taşıyıcısıdır. Dolayısıyla bu iki meddahı başarılı buluyor ve örnek alıyorum.
çağ dediğimiz televizyon, sinema ve internet ortamı almış durumda. Bu açıdan bakıldığında meddahlık sanatı geleneksel kıyafetlerle ve yeni güncel hikâyelerle dijital alanlarda sunulup seyirci karşısına çıkabilir.
ANDL-33
Anadolu . Life Kitabınızı Yazmaya Nasıl Karar Verdiniz? Biraz Bahseder Misiniz?
Konuyla ilgili olarak 2018 yılında “Güldür Güldür Show” programında meddahlık gösterisi sergileyen ünlü oyuncu Altan Erkekli’yi örnek verebiliriz. Altan Erkekli’nin meddah tarzında hikâye anlattığı sırada çocukların ve gençlerin nasıl ilgiyle izlediğini görmek mümkün. Bunun dışında bir amatör meddah olarak gittiğim tüm okullarda veya programlarda da yaptığım gözlemlere dayanarak öğrencilerin gösteriyi ilgiyle izlediğini görüyorum. Bu bakımdan meddahlığın konu seçimleri güncel olduğu sürece ilgiyle karşılanacağına ve gereken değerin verileceğine dair hiç şüphem yok. Çünkü meddahlar seyircileriyle iç içedir. Seyircilerin tepkisine göre hikâyeyi doğaçlayabilir. Meddahın bu doğaçlama yeteneği seyircileri kolay bir şekilde kendine çeken ve etkileyen bir özelliktir. Bu özellikler günümüzün şartlarına göre güncelleştirildiği takdirde belirli bir kitleyi yakalaması muhtemeldir. Sonuç olarak geleneğin yaşatılması için naçizane şu öneriler verilebilir:
Günümüzde meddahlık sanatını profesyonel veya amatör bir şekilde icra eden kişilerin anlattığı hikâyelerin çoğu birbirine benzer. Dolayısıyla hem eski hem de yeni kuşak tarafından bilinen bu hikâyelerin artık dinlenmediğini ve dikkat çekmediğini fark ettim. Meddahlık sanatına gönül vermiş biri olarak yeni hikâyeler yazarak meddahlık sanatının daha çok ilgi çekeceğini düşündüm. Bu yüzden güncel konuları meddah anlatıları tarzında kurgulamaya çalıştım. Bu yıl yayınlanan “Meddah Rugeş Demir’den Hikâyeler” isimli öykü kitabımda on altı hikâye metni mevcut. Hikâyelerin konusu ile ilgili örnek vermek gerekirse Kor-ona hikâyesini gösterebilirim. Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona salgınını hem komik olacak şekilde hem de mesaj verecek şekilde kurguladım. Örneğin bir başka hikâyenin konusu günümüzdeki eğitim sistemi ile alakalı. Bu hikâyede de öğrencilerin günümüzde yanlış meslek seçmesi sonucu hayatlarında mutsuz olması ve sıkıntılar yaşaması ile ilgili. Dolayısıyla bilinmeyen hikâyelerle seyirci karşısına çıkmanın meddahlık sanatına katkı sağlayacağını düşünüyorum. Dinleti, Sahne, Etkinlik vb. Çalışmalarınız Var Mı veya Düşünüyor Musunuz? Kısaca Bahseder Misiniz? Eğitim öğretim yılı içerisinde başta bulunduğum il ve çevresinde pek çok özel okul ve devlet okullarında gösteriler düzenliyorum. Bunun yanı sıra dernek, vakıf, huzurevi, çocuk ıslah evleri ve ramazan aylarında belediye bünyesinde düzenlenen programlara katılıp hikâyeler anlatıyorum. Salgın döneminde de farklı illerden gelen talep üzerine canlı yayında öğrenciler için programlar düzenledim. Bunun yanında Instagram ve Youtube hesaplarımdan da aktif bir şekilde meddahlık sanatı ve geleneğiyle ilgili bilgiler veriyorum ve video içerikleri üretip paylaşıyorum.
1. Meddah hikâyeleri olarak pek çok örnek derlenmeli ve günümüz insanının zevk anlayışına göre güncelleştirilip sunulmalıdır. 2. Meddahlık geleneğinin tekrardan tanıtılması ve yayılması için elektronik ortamlarda (TV, sinema, internet) daha sık programlar yapılmalıdır. 3. Meddahlık geleneği ve sanatı üzerine akademik ortamda daha çok çalışmalara ve araştırmalara (kitap, makale, tez) teşvik edilmelidir. 4. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin seviyesine uygun meddah hikâyeleri, eğitim aracı olarak kullanılmalıdır.
ANDL-34
Gönül DEMİRBAŞ Gazeteci Eğitimci (Edebiyat)
Anadolu . Life
“Güldür Güldür Show” programında meddahlık gösterisi sergileyen ünlü oyuncu Altan Erkekli"
ANONİM TARZI TÜRK HALK EDEBİYATI
çoğunlukla şu beyitle öyküye girer:
......Devam ediyor.....
"Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet, Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet."
Anonim Halk Edebiyatı Düzyazı (Nesir) Ürünleri
.Meddah, Meddahlık Geleneği
Günümüz Türkçesi: "Yaşadıklarını anlattıkça meclise neşe verir. Şimdi âciz kulundan hoş bir hikâye dinle."
Methedici (övücü), taklitler yapıp hoş öyküler anlatarak halkı eğlendiren sanatçıya meddah denir.
Meddah kişilerin ağız özelliklerini taklit ettiği gibi hayvanların, doğanın ve cansız nesnelerin seslerini de taklit eder.
Türk halk zekâsının ve halkın, olayları karikatürize etme gücünün büyük sanatlarından biri olan meddahlık, yüzyıllar boyu yaşamış, Türk halkı arasında çok ilgi görmüştür.
Meddahın iki aracı vardır; biri boynuna doladığı mendili, öteki de elinde tuttuğu sopasıdır. Mendille çeşitli başlıklar yapar, terini siler. Sopayı da oyunu başlatmak, seyirciyi suskunluğa çağırmak, kapıyı vurmak için ya da saz, süpürge, tüfek, at yerine kullanır.
Meddahlık için tek adamlı tiyatro diyebiliriz. Meddah, tiyatronun bütün kişilerini varlığında birleştiren bir aktördür. Yüksekçe bir yerde oturarak bir öyküyü başından sonuna kadar, canlandırdığı kişileri ağız özelliklerine göre konuşturarak anlatır. Perdesi, sahnesi, elbiseleri, dekoru, kişileri bulunmayan bu tiyatronun her şeyi meddah denilen o tek adamın zekâsına, bilgisine, söz söylemedeki başarısına bağlıdır. Meddahların çoğu, klasikleşmiş beyitlerle öykülerine başlarlar. Meddah anlatacağı öyküye geçmeden önce: "Haak dostum Haak!" diyerek
Bitişte özür diler, oyundan çıkan sonucu (kıssa) bildirir. Daha sonra anlatacağı öykünün adını ve öyküyü nerede anlatacağını söyler. Günümüzde meddahlıkla ilgili birkaç dağınık yazma ve taş baskısı kitap dışında fazla kaynak yoktur. İstanbul Üniversitesi Kitaplığında bulunan "Mecmûa-ı Fevâid" meddahlar üzerine yazılmış önemli bir kaynaktır. ANDL-35
Anadolu . Life devletler zararlı gaz salınımını kısıyor, bazı devletler kota koyuyor ama bir kesim ülke gelişme daha büyüme ve dünya ekonomisine hükmetme uğruna bu antlaşmaya imza atmıyor, bildiğini okumaya devam ediyor. Niçin? Daha güçlü olmak için. Gelişme uğruna doğanın dengesini bozuyor. Endemik bitkileri yok ediyor, bazı hayvan türlerinin kaybolup gitmesine sebep oluyor, genetiğiyle oynayarak sağlıksız besin üretiyor, mevsimlerin değişmesine ve sıcaklıkların artmasına sebep oluyoruz. Dünya küçük bir köy olmuş. Öyle ki; bir bölgede çıkan bulaşıcı hastalık günler içinde bütün dünyaya yayılıyor, etkisi altına alabiliyor. Günümüzde yaşadığımız Covid virüsü gibi.. Şöyle bakıyorum da dünya yüzyıllardır aynı, güneş hep aynı yönde doğuyor, TA Ş aynı yönde batıyor. Ay yolculuğunu hep aynı A li P Ea K c ı - Ya z a r istikamette yapıyor. Kuşların cıvıltıları hiç Araştırm değişmedi. Ağaçlar kış gelince uykuya dalıp, yazın çiçeğiyle yaprağıyla uyanıyor. Değişen tek şey insan ve yaşama şekli, yine biz inDÜNYAMIZ KREDİSİNİ TÜKETİYOR sanlar yaşama şeklimizle değişirken o kendi Evrende insanoğlunun bildiği ve şuan yahalinde olanlara da zarar veriyor, onların şamın olduğu gezegen, canlıların çeşitlilik göster- yapısıyla oynamaya devam ediyoruz. Dündiği mavi küre. Dünyamız. yamızın bize sunduğu kredisini tüketirken Dünyamızın yaşı jeologların edindiği kaponunda kendini bitirmesine göz göre göre samlı ve geniş bilimsel kanıtlara dayanarak yakseyirci kalıyoruz. laşık 4.5 milyar olduğu söylenmektedir. Dünyada Fuzuli'nin şu sözlerine kulak verelim; yaşamın ise ne zaman başladığına dair değişik Boş yere canı yanmaz insanın teoriler olmakla birlikte, bilim adamlarınca tam Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair görüş birliği olmazsa da basit canlılarla başladığı Yada bir fazlalık geçişten gelen ve evirilerek günümüze gelindiği şeklindedir. Dünyanın içini dışına getiriyor, derinlikle 20.ci yüzyılın başlarına kadar insanlık tarım rinde bulunan petrol, doğalgaz, kömür gibi hayvancılık ve basit sanayi çeşitlemesiyle geldi. elementleri kullanarak atmosferin yapısını Ancak 20.ci yüzyılın başlarında petrolün bulunbozuyoruz. Yani kısaca yeryüzü yetmezmiş ması sanayi devriminin başlamasıyla günümüze gibi atmosfere de el atıyor, binlerce boşta kadar olan sürede baş döndürücü gelişmeler gezen uydu çöplüğüne çeviriyoruz. olmaya başladı. Yani dünya geçtiğimiz yüz yılda Enerji için güneş rüzgâr ve su gibi etmenlermilyonlarca yılda yaşanan teknolojik gelişmeleri den yeterince istifade etmekte yetersiz kabir çırpıda yaşadı misliyle günümüzde ulaştı. Bir lıyoruz. Gerçi ülkemiz ve birçok ülke yenilebuluş yeni bir buluşu doğurdu ve son sürat debilir enerjiye oldukça ciddi yatırımlar yapıyor vam ediyor. ama istenilir seviyede olmazsa da güzel bir İnsanoğlu kendi gücünün sınırlarını aşan gelişme olarak değerlendirilebilir. gelişmelere tanık oldu. Teknoloji ile birlikte her Covid virüsü nedeniyle canla başla şeye erişim daha kolay oldu ve bunun sonucunda çırpınırken bizden uzak olsun diye dezenisraf had safhaya ulaştı. Savaşlar şekil değiştirdi, fektana, kolonya ve maskeye sarıldık. Cayaşamlar boyut değiştirdi, insanlık hızla tüketim nımız kıymetli değil mi? İşte dünyamızın da toplumuna çevrildi, hareketsizlik değişik hastabir düzen ve ahenk içinde çalışan bir sistemi lıkların çıkmasına sebep oldu. İnsanlık için hayati var oda değerli ve kıymetli üstelik bizler için. öneme sahip olan suyu ve havayı kirletiyor, on Evet, kabul ediyorum, zaman ve ları kullanılmaz hale getiriyor, bizimle yaşamak dünya hep aynı kalamaz, değişim mutlaka zorunda olan ve bize fayda sağlayan hayvan ve gerekli ama geleceğimizi baltalamadan. Gebitkilerinde yaşamlarını etkiliyoruz. leceğimizi, aklımızı insanların ve dünyanın Hani deyim yerinde ise dünyamızın çivisi yararına kullanarak muhtemel yaşanacakçıkmadıysa az kaldı. Şarkılarda geçen bir bölüm lardan günümüzden ve geçmişten yaşananvardı '' Durdurun dünyayı inecek var'' inmesine lardan ders alarak yarınlar için bugünden inelim de maalesef gidecek başka bir yerimizde tedbirler almalı ve diyorum ki; yok. ''Düşlerimiz gerçek olsun ama gelece Bir ozon tabakamız var, güneş ışınlarının ğimiz asla düş olmasın.'' zararlılarını süzen bir tabaka dünyada salınan zararlı gazlardan dolayı özelliğini kaybediyor. 24 Mayıs 2021 Devletler toplanıp konuşuyor araştırıyor ama bazı Ankara
ANDL-36
A nn aa dd ool lu u . . L i f e A
elli e ®
IQ
CERT
DANIŞMANLIK
Uluslararası Akredtasyonlu Sertfikalar 0 542 270 94 02 - 0 232 453 29 72
Web: www.eltedansmanlk.net - E-mal: nfo@eltedansmanlk.net
ANDL-37
Anadolu . Life
DE VRİNİN ÜÇ BAKANI GÖZÜNDEN M U S TA FA K E M A L PA Ş A FEHİM KURULOĞLU* ÖZ
Bu çalışmada Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşları arasında nasıl görülüp, algılandığının ipuçlarını veren, 1926 yılı Mart ayı içerisinde Vakit gazetesinde “Gazi Paşa’yı Nasıl Tanı- dınız?” başlığıyla Arif Oruç imzasıyla yayınlanan bir röportaj dizisi ele alınmıştır. Dönemin tanınmış gazetecilerinden biri olan Arif Oruç’un Hariciye Vekili Tevfik Rüşdü, Hariciye Encümeni Reisi ve daha sonra Dâhiliye Vekili olacak Şükrü Kaya ve Maarif Vekili Mustafa Necati Beyler ile yapmış olduğu görüşmeler hem Mustafa Kemal Atatürk’ün biyografisinde hem de görüşlerini bildiren isimlerin biyografilerinde eksik kalan bir takım noktaları tamamlaması bakımından oldukça değerlidir. Sözü edilen röportajlarda her üç isme de aynı soruları yönelten Arif Oruç vekillerden; siyasette, idarede, askerlikte, hitabet ve kalem gücünde, inkılapçılıkta Atatürk’ü nasıl tanımladıklarını sormuştur. Bu soruların yanı sıra vekillerin Gazi Paşa ile ilk tanışma hikâyelerini de gazetedeki tefrikalarda değerlendiren Oruç, son olarak Atatürk’ü tarihteki diğer büyük isimlerle kıyaslamalarını istemiştir. Üç isim de samimi ve sıcak bir ortamda gelişen mülakatlarda içtenlikle muhabirin sorularını yanıtlayarak tarihe önemli bir not düşmüştür.
Bu röportaj dizisinin çalışmamızda yer almasının önemli yanı ise gerek Tevfik Rüştü Aras gerek Mustafa Necati gerekse de Şükrü Kaya ile ilgili yapılan çalışmalarda daha evvel bu bilgilerin kullanılmamış olmasıdır. Bu çalışma ileride hem bu üç mümtaz şahsiyet hem de Atatürk hakkında yazılacak eserlere biyografik katkılar sunacaktır.
ANDL-38
GİRİŞ Gazete ve dergiler gündelik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. İnsanların ülkelerinde ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmalarını sağlaması ve ile- ri demokrasinin sacayaklarından biri olması nedeniyle basına atfedilen önem her geçen gün artmaktadır. Öte yandan gazete ve dergiler yayınladıkları si- yasi, kültürel ve ekonomik haberlerin yanı sıra dönemin tanınan simalarıyla yaptıkları röportajlar ve tefrikalar vasıtasıyla tarih araştırmacılarına kıymetli bilgiler sunmaktadır. 1926 yılında Vakit gazetesinde bu doğrultuda yapılan bir mülakata dayanan bu çalışma, gerek mülakat veren kişilerin gerekse de mülakatın konusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün hayat hikâyelerinde boş kalan kısımların doldurulmasını, çağdaşı ve çalışma arkadaşı olan isim- lerin Gazi Paşa hakkındaki fikir ve düşüncelerini öğrenmemizi sağlamayı amaçlamaktadır1. Röportajın yayınlandığı Vakit gazetesi Mehmet Asım Us ve Ahmet Emin Yalman tarafından 1917 yılında İstanbul’da kurularak yayın hayatına başlamıştır. Döneminin etkili yayın organlarından biri olan gazetede tanınmış simaların makaleleri yayınlanırken, bunlar arasında Hakkı Tarık, Ahmet Rasim, Ahmet Şükrü, Reşat Nuri, Ruşen Eşref, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Halide Edip, Selim Sırrı, Satı Bey, Ömer Seyfettin isimleri ilk akla gelenlerdir. Kuruluşundan Millî Mücadele’nin nihayetine kadar badireli günler geçi- ren gazetenin iki ortağı, 1923 yılında tıpkı ülkenin kaderinde olduğu gibi bir yol ayrımına geldiğinde Mehmet Asım Mustafa Kemal’in yanında yer almayı tercih ederken, Ahmet Emin ise ayrılarak Vatan gazetesini kurmuştur. Haber gazeteciliğinin yanı sıra fikir gazeteciliği de yapan Vakit, siyasi haberlerle beraber toplumsal, edebi ve kültürel konulardaki yayınlarıyla döneminin en güçlü gazetelerinden biri olmuştur2. Makalemize konu edindiğimiz röportaj serisini hazırlayan Arif Oruç ise devrinin tanınan ve tartışmalı simalarından biri olarak karşımıza ----------------------------------------------------- Çalışmanın temel kaynağını teşkil eden mülakat dizisine benzer bir çalışma Sabahattin Özel ve Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu tarafından “Osmanlı’dan Millî Mücadele’ye Seçilmiş Mülakatlar” ve “Türk Devrimi Mülakatları” başlığıyla yayınlandı. Her iki kitapta devrin önde gelen siyasetçi, bürokrat, diplomat ve askerlerinin Türk basınına yansıyan röpor- tajlarına yer verilmiştir. Bkz. Sabahattin Özel, Işıl Çakan Hacıibrahioğlu, Osmanlı’dan Millî Mücadele’ye Seçilmiş Mülakatlar, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2010; Türk Devrimi Mülakatları, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2011. Hürrem Türkarslan, Vakit Gazetesinde Edebi ve Kültürel Hareketlilik (29 Ekim 1923- 4 Ekim 1926), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2011, s.14-16.
Anadolu . Life Arif Oruç’un Yarın’ı (1933), Yay. Haz. Mete Tunçay, İletişim Yayınları, İstanbul 1991; Kısmet Kesim Ovat, Yarın Gazetesi Başmuharriri Arif Oruç’un Fikir Hayatı, Gazi Üni- versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı, Ankara, 2004, s.26-29. Muhammet Güçlü, “Antalya’da Yerel Basının İlk Temsilcisi: Antalya’da Anadolu Gazete- si”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XII/25, 2012 Güz, s.47. Murat Kacıroğlu, “Arif Oruç’un Abdülaziz Dönemini Anlatan Eseri: Sultan Abdülaziz Nasıl Hal Edildi, Nasıl İntihar Etti?”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, C 6, S 24, Kış 2010, s.45. 6 Vakit, Nu. 2944, 10.03.1926; Nu.2945, 11.03.1926; Nu.2946, 12.03.1926, s.1. Hariciye Vekili Tevfik Rüşdü ARAS
çıkmaktadır. 1913 yılında Tanin’de başladığı gazetecilik hayatını daha sonraları Tasvir-i Efkâr, Sabah ve Türk Sadası gibi gazetelerde sürdüren Oruç, Kuva-yı Milliye döneminde Tasvir gazetesinde yayınlanan cepheden verdiği haberlerle tanınmıştır. İstanbul’un işgali sonrası çalıştığı gazetenin kapatılması ve patronlarının Malta’ya sürgünü ile yolu Ankara’ya düşen Oruç, önce Eskişehir’de, daha sonra da Ankara’da çıkarmış olduğu Yeni Dünya isimli gazetesinin Çerkez Ethem’le olan ilişkileri nedeniyle İs- tiklal Mahkemesi’nde yapılan yargılama sonucu sürgünle cezalandırılmış, bir süre sonra çıkarılan aftan faydalanarak gazeteciliğe devam etmiştir3. 1922 yılında Antalya’da Yeni İzmir, İzmir’de de Yeni Turan gazetelerini çıkaran Arif Oruç4, sonraki yıllarda sırasıyla Son Saat, Milliyet ve Cumhuriyet ga- zetelerinde çalıştı5. İşte böyle bir zamanda Vakit gazetesiyle yolları kesişen ve ileriki yıllarda muhalefet saflarına geçen Oruç “Gazi Paşa’yı Nasıl Tanı- dınız?” başlıklı yazı dizisini yayınlayarak gelecek kuşaklar için önemli bir hizmete imza attı. Yayınlanacak yazı dizisi 10, 11 ve 12 Mart 1926 tarihli Vakit gazetesinde okuyucuya şu ifadelerle duyurulmuştur6: “İnkılâbımızın ricâli, Reis-i Cumhûrumuzla ilk temaslarına aid hatıralarını anlatıyorlar. Suâle ilk olarak cevab verenlerden birkaç isim: Tevfik Rüşdü Bey, Şükrü Kaya Bey, Mustafa Necati Bey. Gazi ile ilk karşılaşmanın verdiği tesir, Onunla temâstan sonra hâsıl olan îman ve ümitler kârilerimize yakın bir mâzîye âid bütün heyecânları dağıta- caktır. Gâzi Paşa’yı nasıl tanıdınız? Bu memleketin rîcaline ve büyük kumandanlarına tevcîh edilmiş bir suâldir. Alınan cevâblar bir-iki gün kadar gazetemizde neşredilecektir. Suâle ilk cevab verenlerden birkaç isim: Hâriciye Vekîli Tevfik Rüşdü, Maârif Vekîli Mustafa Necati ve Şükrü Kaya Beyler…” Arif Oruç’un bu çağrısına yukarıda ifade edildiği gibi Hariciye Vekili Tevfik Rüşdü7, Maarif Vekili Mustafa Necati8 ve Hariciye Encümeni Reisi Şükrü Kaya9
ilk olumlu yanıtı veren isimler olmuşlardır. Tevfik Rüşdü ile yapılan röportajda Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım Paşa’dan da10 randevu talep edildiği ifade edilse de11 gazetede bu üç isim haricinde başka kimsenin röportajı yayınlanmamıştır. 13 Mart 1926’da Tevfik Rüşdü (Aras), 14-15 Mart 1926’da Şükrü Kaya ve 23-24 Mart 1926’da da Mustafa Necati’nin sorulara verdikleri yanıtlar yayınlanmıştır. Arif Oruç her üç isimden de şu soruları yanıtlamalarını istemiştir: “Gazi’yi nasıl tanıdınız? Siyaset sahasında Gazi? İdare sahasında Gazi? As- kerlik sahasında Gazi? Gazi’nin hitabet kuvveti hakkında ne düşünüyorsu- nuz? Gazi’nin kudret-i kalemiyesi hakkında ne düşünüyorsunuz? İnkılap sahasında Gazi? Gazi’yi tarihte kimlerle mukayese edebilirsiniz?” Röportaj dizisinin başında çalışmanın amacı şu sözlerle okuyucuya aktarılmıştır12: “Bu mülâkatlarla bu makâleler Gâzi Paşa Hazretleri’nin muhtelif zamânlardaki hayât ve hissiyâtının harekât û sekenâtının intibâlarını ve hepsinin rûhunda ve fevkinde büyük dahi-yi müncînin istikbâli tenvîr ve teshîr eden kudret ve inkişâf şaşasını ihtivâ etmek itibârıyla fevkâlade ehemmiyeti hâiz olduğu gibi dolayısıyla mülâkatı veren hükûmet ricâlimizin de geçirdiği hayât safhaları hakkında lezzet ile okunacak malumâtı hâvi olacaktır.” Akıcı bir üsluba sahip olan Oruç’un, röportajın yapıldığı mekânı ve çev- redeki kişileri canlı bir şekilde tasvir ederek, okuyucuya o an orada bulunu- yormuş hissini verme konusunda oldukça başarılı bir iş çıkardığı görülmek- tedir. Oruç Tevfik Rüşdü’nün Çankaya’daki evini şu ifadelerle tarif ve tasvir etmiştir: “Tevfik Rüşdü Bey’in Çankaya’daki evini görmeyenler elbette bilmezler. Yanında Hâriciye Konağı inşâ edilen bu küçük bağ evi- nin, belki iki odasıyla iki küçük salonu vardı: Bu salonda Gâzi’nin menâkıbını dinleyeceğim. Kapıdan girdiniz. Gazi’nin agrandisman13 çatık kaşlı resmiyle karşılaşacaksınız. Solda bir kütüphane vardır. Or- tada üzerinde altı kollu alüminyum küçük bir şamdan parıldayan iki küçük
ANDL-39
Anadolu . Life
Dâhiliye Vekili olacak Şükrü Kaya
masa, yanında bir soba. İsmet Paşa’dan başlayarak vekiller ve sefirlerden bazılarının fotoğraflarında nihayetlenen temiz kireç sıvalı bir duvar. Karşımda üzerinde Rus Sefiri Suruç’un, Rus masnû‘âtından çerçeveli küçük bir portresi bulunan Hariciye Vekilinin yazıhanesi. İşte burada vekil ile hariciye encümeni reisi baş başa kalarak uzun ve soğuk gecelerde memleketin mukadderatını dertleşiyorlardı. Tevfik Rüşdü Bey’in refikasının eliyle işlediği, ipek ve sırmalı yuvarlaklar, pembe dallı ipek koltukları süslüyordu.” 1883 Çanakkale doğumlu olan Tevfik Rüşdü, Beyrut Tıbbiyesi’nden mezun olduktan son- ra askerî hekim olarak orduda çalıştı. Siyasete İttihat ve Terakki Fırkası’nda başlayan Aras, Birinci Meclis’te Menteşe, İkinci Meclis’te de İzmir milletvekili olarak yer almıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en uzun süre (1925-1938) Dışişleri Bakanlığı yapmış ismi olan Aras, İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra bu görevini bırakarak Londra Büyükelçiliği’ne atanmıştır. 1943 yılında emekli olan Aras, 1972 yılında haya- tını kaybetmiştir. Hakkında bkz. Tevfik Rüşdü Aras, Görüşlerim, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, 1945; Tevfik Rüştü Aras, Görüşlerim 2, Yörük Matbaası İstanbul, 1968; Melih Tınal, Bir Siyasal Kişilik Portresi Olarak Tevfik Rüştü Aras, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayımlanmamış Doktora Tezi, İzmir, 2001; Fadime Tosik, Tevfik Rüştü Aras’ın Siyasi Kişiliği, İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Malatya, 2002. Mustafa Necati Bey, 1894 yılında İzmir’de doğmuştur. İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun olan Mustafa Necati bir süre avukatlık, öğretmenlik ve idarecilik gibi görevlerde bulunmuş, çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmıştır. İzmir’in işgalinden sonra Kuva- yı Milliye’ye katılarak Balıkesir bölgesinde faaliyetler gösteren Mustafa Necati, Birin- ci Meclis’e Saruhan Milletvekili olarak katılmıştır. Sivas ve Kastamonu İstiklal Mah- kemelerinde görevler alan Mustafa Necati Bey, 1923 yılında Mübadele ve İmar-İskân Bakanlığı’na, 1924 yılında Adalet Bakanlığı’na ve son olarak da 1925 yılında Millî Eği- tim Bakanlığı’na atanmıştır. Bu son görevini 1929 yılına kadar ifa eden Mustafa Necati 1 Ocak 1929 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Hakkında bkz: Ahmet Ertem, Mustafa Necati Bey, Ankara, 1943;
ANDL-40
Mehmet Emiralioğlu, Unutulmayan Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati, Ankara, 1987; Rauf İnan, Mustafa Necati, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1981;Mustafa Necati Sempozyumu Bildirileri, Ankara, 1991; Zeki Arıkan, “Milli Mü- cadelenin Bir Öncüsü: Mustafa Necati”,Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, C 1, S 2, 1992, s.51-85; Mustafa Eski, Cumhuriyet Döneminde Bir Devlet Adamı Mus- tafa Necati, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1999; Ölümünün 80. Yılında Mustafa Necati ve Cumhuriyet Eğitim Devrimi Sempozyumu Bildirileri 2-3 Ocak 2009, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları, İzmir, 2009. Şükrü Kaya 1883 yılında İstanköy’de dünyaya geldi. Galatasaray Sultanisi, İstanbul ve Paris Hukuk Mekteplerini başarı ile tamamladı. Yurda döndükten sonra Hariciye ve Dâhiliye Nezaretlerinde çalışan Kaya, mütareke döneminde Malta’ya sürüldü. 1921 yılında Malta’dan kaçtıktan sonra Anadolu’ya gelerek Millî Mücadeleye katılan Kaya, Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. 1922 yılında İzmir Belediye Meclisi’nce Belediye Başkanlığı’na seçilen Kaya, II, III, IV ve V. Dönem Muğla milletvekili olarak Meclis’e girmiştir. Kısa sürelerle Tarım ve Dışişleri Bakanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 1927-1938 yılları arasında İçişleri Bakanı olmuştur. 1939 yılında siyasi hayattan çekilen Kaya, 1959 yılında hayata gözlerini yumdu. Hakkında bkz. Mustafa Solak, Atatürk Döneminde Şükrü Kaya’nın Siyasi Hayatı (1923-1938), Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2010; Kadir Akyol, Cumhuriyetin Kurucu Kadrolarından Bir Kimlik Analizi: Şükrü Kaya (1883-1959), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yöne- timi Anabilim Dalı Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010; Ekrem Ergüven, Şükrü Kaya’nın Sözleri ve Yazıları (1927-1937), Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1938. 10 Kazım Özalp, 1882 yılında Köprülü’de doğmuş, asker, siyasetçi, devlet adamı. 1924-1935 yılları arasında Meclis Başkanlığı ve iki dönem de Millî Müdafaa Vekilliği yapmıştır. Hakkında bkz. Vehbi Taner, “Kazım Özalp (1882-1968)”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S 31, Ankara Eylül 1995, s.163-176; Ahmet Kızılırmak, Askerî ve Siyasi Yön- leriyle Kazım Özalp, TBMM Kültür Sanat Yayın Kurulu Yayınları, Ankara 2012. 11 Vakit, Nu.2947, 13.03.1926, s.5. 12 Vakit, Nu.2947, 13.03.1926, s.1.
Maarif Vekili Mustafa Necati Bey ...................Devem edecek...............
Anadolu . Life
ANDL-41
Anadolu . Life
EPETS E le nçaı K - Restorator
Sanat
"Dünyanın Kemancısı" " Steiner, Jacob"
"Orta Çağ'dan Günümüze Kemancılar" (1912) referans kitabından bilgiler. Willibalt Leo Von Lutgendorff (Almanca'dan çevrilmiştir). Steiner, Jacob (Steiner, Jacob) - 4 Temmuz 1621'de Abzam'da (Tirol) doğdu, 1683'te öldü. İlk kısım. Martin Steiner ve Sabine Grafingerstraße'nin oğlu. Alman ekolünün en büyük ustası ve kendi yoluna gitse bile beğenisini ancak Amati ve Stradivari'nin şahsında bulabilen bir sanatçı. Kimin öğrencisi olduğu bilinmemektedir; Wilten'deki ünlü organ yapıcı Daniel Hertz'in doğduğu yere yakın ilk çırağı olduğu iddiası, Hertz'in Steiner'in gençliğinde Wilten'da yaşamadığı için geçersiz görünüyor. Büyük olasılıkla, ilk derslerini Tirol'deki diğer birçokları gibi, kışın sanatsal oyma ve keman yapımı ile uğraşan herhangi bir Abzam çiftçisinden aldı. Küçük yaşlardan itibaren, bir süre çobanlık yaptı ve o zamanki ilk denemeleri - Tanrı'nın açık göğünün altına bir keman yontabilirdi. Her zaman aynı tekrar eden hikaye onu
ANDL-42
amatör bir öğrenci yapar. Ne yazık ki bunun için belgesel kanıt yok. Genç yaşta Cremona'ya gelme olasılığı daha fazla uzatılmadan kabul edilmelidir. Orada, Steiner 19 yaşındayken yalnızca 1640 yılında ölen Antonio Amati ile çalışabilirdi. Çırağı olarak sürekli seyahatlerinin ilk yıllarında Cremona'da - muhtemelen Nicolo Amati ile birlikte olması daha muhtemeldir. Bu varsayım, beklenmedik bir şekilde yeni bir keşif tarafından desteklenmektedir. Usta keman aşığı Theodor Hammerle, Viyana'da C.H. Voigt, Amati kardeşlerden bir etikete sahip, Vuilaumes'e ait bir kemandır. İtalyan görünümüne ve etiketin üzerindeki kelimelere rağmen, Voigt'in aletlerinin çoğu, başından beri sadece Steiner'ın çalışmalarında kullandığı bir tarzda boyanmıştır. Keman tamire açılmış ve boyun altındaki kasanın derinliklerinde farklı bir tanıma sahip ikinci bir gizli etiket bulunmuştur. İkinci bölüm. Steiner aynı zamanda mükemmel bir kemancıydı ve özel bilgisi nedeniyle bir tamirci olarak bile tanındığı söyleniyor. Her zaman ilk kemanlarını 1639'da Hall'da piya-
Anadolu . Life duygulu keman çalmasını son derece seven Arşidük, onu birkaç kez Innsbruck'a gelmeye zorladı, bu çok şey ifade ediyor, çünkü İtalyan virtüözler sürekli olarak Archduke'nin sarayında para ödüyorlardı, ancak Steiner de onlara çok değer veriyordu; yine de, hükümdarın 29 Ekim 1658'de kendisine saray müzisyeni ve baş prens unvanını vermesinden on yıl geçti ve bu da ona "onurlu ve saygın bir beyefendi" olarak anılma hakkı verdi. Dünya kemanları Eşsiz kemanların çevrimiçi mağazası +7 (977) 868-30-99 +7 (977) 173-93-09
saya çıkardığına inanılıyordu ve bu oldukça inandırıcı. 1643'te Salzburg'a geldi, yazar kasaya göre birkaç keman ticareti yaptı ve ayrıca güzel bir viyola sattı. Steiner'ın anemik Margaret Holzhammer ile ilişkisi olduğu da biliniyordu. Ancak 26 Kasım 1645'te Margaret ile evlendi. Ertesi yıl onu malzeme satın almak için durduğu ve hemen işine devam ettiği Venedik'te bulduk. Prensine, mahkeme kilisesi için araçlar yapma teklifiyle bir dilekçe sundu ve bunun sonucunda kayınpederi Georg Holzhammer'a cömertçe ödeme yapmak mümkün oldu. Arşidük Ferdinand Karl bu isteği kabul etti.
Katalogda ara Keman tarihi 02.24.2021 Sebastian I (Sebastian Anton) Klotz 02/23/2021 Jacob August Otto 02/14/2021 Joachim Tilke Jacob Steiner, 3. Kısım Bölümler Yayın tarihi: 31.08.2017
Haller'in pazarlarında her türden tüccarla tanıştı ve burada, kendisini Kirchdorf 'a gelmeye ikna eden Yukarı Avusturya'daki Kirchdorf 'tan Yahudi tüccar Salomon Hubmer ile de tanışmış olabilir. Hubmer, Steiner'e altın dağları sözü vermiş olmalı, çünkü burada bir kemancıyı neyin çekeceğini görmek imkansız. Steiner, 1648 baharına kadar Kirchdorf 'ta kaldı ve Salomon Hubmer ile birlikte yaşadı. Elbette çok çalışması gerekiyordu, ancak tüccar muhtemelen kazancını aldı çünkü Steiner ayrılmak istediğinde, yerleşim sırasında sadece hiçbir şey almadığı ortaya çıktı, 24 loncasını da kiraya ekledi, aksi takdirde bir borçlu. Eve döndüğünde, mahkeme şapelinin aletlerini muhafaza etme yükümlülüğünü yerine getirmek zorunda kaldı ve o zaman ilk kez Arşidük Ferdinand Karl ve eşi Toskana Büyük Düşesi Anna ile şahsen tanıştı. Steiner'ın
----------- Jacob Steiner, 3. Kısım "Orta Çağ'dan Günümüze Kemancılar" (1912) referans kitabından bilgiler. Willibalt Leo Von Lutgendorff (Almanca'dan çevrilmiştir). Steiner, Jacob (Steiner, Jacob) - 4 Temmuz 1621'de Abzam'da (Tirol) doğdu, 1683'te öldü. Önceki makale: Jacob Steiner, 2. bölüm. Üçüncü kısım. Steiner'ın Huebner'la birçok sorunu olsa bile, hayatının en büyük talihsizliği, Brixen'deki prens-başpiskoposun kurduğu çatışmaydı. Karşı Reform için kötü bir zamandı ve Ocak 1669'da Steiner, terzi Jacob Meringer ile Lutherci yazıları ve hatta sapkın ifadeler okumakla suçlandı. Duruşmanın haklı olup olmadığına bugün neredeyse karar verilemez, ancak ruhani mahkeme ikisini de mah-
ANDL-43
Anadolu . Life
kum etti. Kitaplar yakılırken ellerinde yanan bir mumla tövbe giysileri içinde açıkça yemin etmek zorunda kaldılar. Her ikisi de temyize gitti ve bu, Katolik bakış açısından, her ikisinin de küçük kusurunun, mahkemenin onları mümkün olan her yerde koruduğunun, böylece din adamlarının aşırı tedbirler almadan bunu yapmak zorunda olduğunun çok iyi bir kanıtıdır. Bu kitaplar yakıldı, ancak Steiner ve Mehringer inatla vazgeçmeyi reddettiler. Daha sonra konsey, maalesef fiilen gerçekleştirilmiş olan her ikisinin de tutuklanmasını talep etti. Steiner ayrıca mahkumiyetine aykırı bir şey yapmak yerine bu şiddet eylemini gerçekleştirmeyi seçti; Bavyera'daki Rotenbuch manastırının kemanları üzerinde çalışmakta olduğu için, yalnızca kefaletin ertelenmesini istedi; ancak bunun üzerinde sadece hapishanede çalışmasına izin verildi. Altı ay gözaltında tutuldu ve muhtemelen daha sonra öldüğü hastalığın nedenini aldı. Özgürlük verildiğinde, Steiner kırılmış bir adamdı, durumu kötüleşti ve artık yukarı çıkamıyordu. Muhtemelen atölyesinde hala çok çalıştı, ancak her şeyi büyük bir gayretle yaptığından ve işinde dışarıdan yardıma müsamaha göstermediğinden, çok yavaş çalıştı ve gelir orantısız bir şekilde azaldı. Steiner'ın beslenmesi gereken büyük bir ailesi vardı ve bu yüzden endişesi sonunda onu yakaladı ve zihinsel acıya gömüldü. Ölüm günü bilinmiyor, ancak hatırası hala yaşıyor. 1898'de ona değerli bir anıt dikildi. Stradivari gibi, Steiner de sanatında evrenseldi ve o za-
ANDL-44
manlar yapamadığı neredeyse telli bir çalgı yoktu. Amati okulunun etkisinden bile kaçamamasına rağmen yeni bir yol izledi. Ancak, belirtildiği gibi, yalnızca niyetine uygun olanı kabul etti. Konturları, ahşabın mukavemetini ve uygun gördüğü eğriliği değiştirdi. Bu, kemanlarına özel bir şey kazandırdı, bazen flüt gibi keman sesleri 18. yüzyıl boyunca tüm müzisyenleri memnun etti. Steiner'ın tüm çalışmalarının bireysel karakteri hemen belirgindir. Yuvarlak uçlu kısa F delikleri de karakteristiktir. Ayrıca boynunun altında bazen yuvarlak veya daha sık yıldız şeklinde bir ses deliği olması ve tunerdeki aslan kafalarını ve benzerlerini ve benzerlerini sevmesi. Diğer çağdaşlarından bazılarının da aynı şeyi yaptığını sadece geçerken belirtmek gerekir. Verniği çok güzel ve İtalyancaya çok benziyor. Venedik'te “malzemeleri satın almış olsaydı”, vernik, elbette anavatanında ihtiyaç duyduğu ahşaba sahip olabileceği için önemli bir rol oynayacaktı. Boya sarı-kırmızıydı, ancak şimdi çoğu zaman maun rengini anımsatan bir ton gösteriyor. Steiner'ın üç farklı modeli vardı: küçük, orta ve büyük. Steiner'ın kemanlarının teknik mükemmelliği, tüm taklitçileri için erişilemezdi ve onun sırrını mezarına götürdüğü temel bir fikri olabilirdi. Öğrencileri Klotz ve Alban çok akıllıydılar, ancak usta ile karşılaştıramıyorlardı. Steiner'ın ölümünden kısa bir süre sonra adı o kadar meşhur oldu ve kemanları o kadar talep gördü ki birçok sahtekarlık ortaya çıktı. Ve hatta Klotz'un bile Steiner'ın adını en iyi kemanlarına eklediği söyleniyor. Dördüncü bölüm. Önceki makale: Jacob Steiner, bölüm 3. Almanya ve İngiltere'de Steiner'ın çalışması, keman yapımının tek modeli olarak kabul edilir. Çalışması, şüphesiz, Brüksel'deki Musée Konservatuarı'nda bir Fransız kemanının gösterdiği gibi, Fransa'da da sahte bir yazılı notun bulunduğu, "Jacobus Staainer Films, absam prope omni pontum 1558" olarak yapıldı. İtalya'da bile Steiner'ın modeli kopyalandı, çalışmalarının D. Tekhler ve Roma okulu üzerindeki etkisinden bahsetmiyorum bile. Evet, şöhretinin ihtişamı, 18. yüzyılda tüm Germen ülkelerindeki en büyük İtalyan ustalarını gölgede bıraktı. Cremona, 19'uncu yüzyılda kemana olan artan talepler ve onun tonunun gücü ile Steiner'ın örneklerinin pek tatmin edemediği günümüzde her yerde tercih edildi. Bununla birlikte, Steiner'ın kemanları kolektif değerlerini sonsuza kadar koruyacak ve bu nedenle gerçek çalışması gerçek Stradi'den biraz daha az öne çıkıyor. Steiner'ın en güzel kemanları İngiliz elindedir; ve Almanya'da ne olduğu bugüne kadar tam olarak doğrulanmadı.
Anadolu . Life almıştır. Steiner'ın hayatı defalarca araştırma konusu haline geldi. Papaz Sebastian Roof (1802 - 1877) gerçekten değerli bir biyografi yazdı. Ondan sonra arşiv görevlisi Klaar, Steiner'ın kaderine daha yakından bakmamızı sağlayan yalnızca iki bulgu elde etti. Ayrıca prof. Dr. F. Lentner "Arşiv araştırması ışığında Jacob Steiner'ın özeti."
Şimdiye kadar, gerçek çalışmalarda yalnızca el yazısı kağıtlar bulundu, bu nedenle hiç basılı kağıt kullanıp kullanmadığı şüpheli. Gerçekten gerçek Steiner kemanlarının ve sahiplerinin bir listesini derlemeniz tavsiye edilir. Daha büyük koleksiyonlardan - sadece Viyana'daki Müzik Dostları Derneği, Paris Konservatuarı Müzesi, Berlin'deki Devlet Koleksiyonu, Bohemya'daki Raudnitz kalesindeki Lobkowicz koleksiyonu (1677'de kontrbas, 1652, 1653, 1657, 1661'de kemanlar) ve 1667). Hammerle in Vienna bir viyola ve biri Steiner'ın en güzel eserlerinden biri olan üç keman sahibidir. Ve Milano'da Profesör Anzoletti'nin benzer bir çalışması (Sanatçının Ailesi, Bozen'den yadigarı). Ayrıca 1675 A. Heusch'un Aachen'deki kemanı. 1660 tarihli keman Strahov'daki kilisede, 1676'dan biri Prag kalesinde, Murnau am Staffelsee'deki kilise korosunda kontrbas var. Bazı Bavyera ve Avusturya manastırlarında hala orijinal Steiner'in çalışmaları olabilir. Örneğin, Tirol'deki Brixen'deki Neustift kanonları, 1655'ten 1661'e kadar iki keman olduğunu, 1670'ten kalma bir kemanla St. Berlin'deki Profesör Gust Hollander'ın da maalesef etiketi olmayan çok güzel bir Steiner kemanı var. W.E. Kerry tarafından 1667'den kalma Viola da gamba ve Salzburg'daki Carolino Augustheim Müzesi'nde viola d'amore. Fritz Wildhagen'in Heiensee, Berlin'deki basılmış (yazılı olmayan) notuna rağmen, muhteşem çalışması sayesinde orijinal kabul edilebilen, Hamburg'daki Max Eisenberg'in çello, tenor gamba. Ve viyola - Poznan'da muhasebeci Friedrich. Regensburg'daki Niedermünster manastırı, orijinal haliyle korunan kemanı kilise bestecisi Hoer'den miras
"Скрипач мира" "Штайнер, Якоб" Информация из справочника "Скрипичные мастера от средних веков до настоящего времени" (1912 г.). Виллибальт Лео Фон Лютгендорфф (перевод с немецкого). Штайнер, Якоб (Steiner, Jacob) – родился 4 июля 1621 года в Абзаме (Тироль), умер в 1683 году. Первая часть. Сын Мартина Штайнера и Сабины Grafingerstraße. Величайший мастер немецкой школы и художник, подобного которому, даже если он пошёл своим собственным путём, можно найти только в лице Амати и Страдивари. Неизвестно, чьим учеником он был; утверждение о том, что он был первым учеником известного строителя органов Даниэля Герца в Уилтене, недалеко от того места, где он родился, кажется недействительным, потому что Герц даже не жил в Уилтене в юности Штайнера. Скорее всего, он получил первые уроки от любого абзамского фермера, который, как и многие другие в
ANDL-45
Anadolu . Life и это вполне заслуживает доверия. В 1643 году он приехал в Зальцбург, где, согласно кассовому журналу, он торговал несколькими скрипками, а также продал красивый альт. У Штайнера также, как известно, была любовная связь с Маргарет Хольцхаммер, которая страдала анемией. Однако он женился на Маргарет 26 ноября 1645 года. В следующем году мы находим его в Венеции, где он остановился, чтобы купить материалы и немедленно продолжить свой труд. Он предложил своему принцу петицию с предложением изготовить инструменты для придворной часовни, в результате чего возможно было щедро расплатиться со своим тестем Георгом Хольцхаммером. Эрцгерцог Фердинанд Карл принял этот запрос.
Тироле, занимался художественной резьбой и изготовлением скрипки зимой. С ранней юности он тоже некоторое время был пастушком, и его первые попытки в то время – он мог вырезать скрипку под открытым небом Бога. Всегда одинаковая повторяющаяся история делает его ученикомлюбителем. К сожалению, нет документальных подтверждений этому. Возможность того, что он приехал в Кремону в молодом возрасте, должна быть признана без дальнейших церемоний. Он мог бы учиться там у Антонио Амати, который умер только в 1640 году, когда Штайнеру было 19 лет. Более вероятно, что он также будет в Кремоне – возможно, с Николо Амати – в течение первых лет постоянных переездов работал в качестве его подмастерья. Это предположение неожиданно подтверждается новой находкой. Любительница мастеровых скрипок Теодор Хаммерле приобрела в Вене у C.H. Voigt бывшую собственностью Vuilaumes скрипку с этикеткой от братьев Амати. Несмотря на итальянскую внешность и слова в этикетке, большая часть инструмента Voigt была окрашена в стиле, который с самого начала применял для своих работ только Штайнер. Скрипка была вскрыта для ремонта, и глубоко внутри корпуса под шейкой была найдена вторая потайная этикетка с другим описанием. Вторая часть. Штайнер также был отличным скрипачом и даже, как говорят, был известен как механик из-за особенных знаний. Всегда считалось, что он принёс свои первые скрипки на рынок в Холле в 1639 году,
ANDL-46
Он встречал всевозможных трейдеров на рынках Халлера, там он, возможно, также познакомился с еврейским торговцем Саломоном Хюбмером из Кирхдорфа в Верхней Австрии, который убедил его приехать в Кирхдорф. Должно быть, Хюбмер пообещал Штайнеру золотые горы, потому что невозможно увидеть, что могло бы привлечь сюда скрипача. Штайнер оставался в Кирхдорфе до весны 1648 года и жил с Саломоном Хюбмером. Он, конечно, должен был очень усердно работать, но трейдер, вероятно, забрал его заработок, потому что, когда Штайнер хотел уйти, во время урегулирования оказалось, что он не только ничего не получил, но и добавил свои 24 гульдена в аренду, иначе должен был остаться должником. Когда он вернулся домой, он должен был выполнить свое обязательство по обслуживанию инструментов придворной часовни, и именно тогда он впервые лично встретился с эрцгерцогом Фердинандом Карлом и его женой Анной, великой княгиней Тосканской. Эрцгерцог, которому безмерно нравилась душевная игра Штайнера на скрипке, заставлял его несколько раз приезжать в Инсбрук, что очень много значит, потому что итальянские виртуозы постоянно платили при дворе эрцгерцога, но Штайнер также высоко ценил их; тем не менее, прошло десять лет, прежде чем государь присвоил ему звание придворного музыканта и главного князя 29 октября 1658 года, что дало ему право называться «почетным и уважаемым джентльменом». Ваша корзина пуста/ Скрипки мира Интернет-магазин уникальных скрипок +7 (977) 868-30-99 +7 (977) 173-93-09
Anadolu . Поиск по каталогу История скрипки 24.02.2021 Себастьян I (Себастьян Антон) Клотц 23.02.2021 Якоб Август Отто 14.02.2021 Йоахим Тильке Якоб Штайнер, 3 часть Разделы Дата публикации: 31.08.2020 23:02 Якоб Штайнер, 3 часть Информация из справочника "Скрипичные мастера от средних веков до настоящего времени" (1912 г.). Виллибальт Лео Фон Лютгендорфф (перевод с немецкого). Штайнер, Якоб (Steiner, Jacob) – родился 4 июля 1621 года в Абзаме (Тироль), умер в 1683 году. Предыдущая статья: Якоб Штайнер, 2 часть. Третья часть. Даже если у Штайнера было много проблем с Хюбнером, большим несчастьем его жизни был конфликт с консисторией князяархиепископа в Бриксене. Это было плохое время контрреформации, и в январе 1669 года Штайнер был обвинён в чтении лютеранских писаний совместно с портным Якобом Мерингером и даже в еретических фразах. Был ли судебный процесс оправданным, сегодня вряд ли можно решить, но духовный суд приговорил обоих. Они должны были открыто клясться в кающихся одеждах с горящей свечой в руках, пока книги сжигаются. Оба апеллировали, и это очень хорошо говорит о том, что с католической точки зрения незначительная вина обоих заключалась в том, что суд защищал их везде, где это было возможно, так что духовенство должно было обходиться без крайних мер. Эти книги были сожжены, но Штайнер и Мерингер упорно отказывались отречься. Тогда консистория уже потребовала ареста обоих, что, к сожалению, было фактически выполнено. Штайнер также предпочел выполнить этот акт насилия, а не делать что-либо против своего осуждения; он только попросил отсрочку против поручителя, поскольку у него все ещё была работа над скрипками для монастыря Ротенбюх в Баварии; но ему разрешили работать над этим только в тюрьме. Он содержался под стражей в течение полугода, и, вероятно, получил причину болезни, от которой впоследствии скончался. Когда свобода была предоставлена, Штайнер был сломленным
человеком, его состояние ухудшилось, и он больше не мог продвигаться вверх. Вероятно, он все ещё усердно работал в своей мастерской, но, поскольку он делал всё с величайшим усердием и не терпел посторонней помощи в своих работах, то работал очень медленно, и доходы стали несоизмеримо меньше. У Штайнера была большая семья, которую требовалось кормить, и поэтому его беспокойство, наконец, охватило его, и он погрузился в душевную боль. День его смерти неизвестен, но память всё ещё жива. В 1898 году ему был установлен достойный памятник. Как и Страдивари, Штайнер был универсален в своём искусстве, и вряд ли в то время существовал струнный инструмент, которого он не смог бы изготовить. Он пошёл по новому пути, хотя даже и не смог избежать влияния школы Амати. Однако, как отмечалось, он принял только то, что соответствовало его намерениям. Изменил контуры, прочность дерева и кривизну, где он посчитал нужным. Это дало его скрипкам что-то особенное, иногда тон звучания скрипки напоминает флейту, что вызывало восторг у всех музыкантов на протяжении всего XVIII-го века. Индивидуальный характер всех работ Штайнера сразу бросается в глаза. Его короткие F-отверстия с круглыми окончаниями также характерны. Также то, что у него иногда есть круглое или чаще звездообразное звуковое отверстие под грифом, и ему нравятся львиные головы и тому подобное на колковой коробке, и подобное этому. Надо только упомянуть попутно, что и некоторые другие его современники делали то же самое. Его лак очень красивый и очень похож на итальянский. Если бы он «купил материалы» в Венеции, то лак, несомненно, сыграл бы важную роль, поскольку у него, конечно, могло быть дерево, какое ему было нужно, на родине. Краска была желто-красного цвета, но теперь часто показывает тон, напоминающий красное дерево. У Штайнера было три разных модели: маленькая, средняя и большая. Техническое совершенство штайнеровских скрипок оставалось недоступным для всех его подражателей, и он, возможно, имел основную идею, секрет которой взял с собой в могилу. Клотц и Албан, его ученики, были очень умны, но они не смогли сравниться с мастером. Вскоре после смерти Штайнера его имя стало настолько известным, а его скрипки настолько востребованны,
ANDL-47
Anadolu . Life
что возникло множество подделок. И, как говорят, даже Клотц прикрепил имя Штайнера к своим лучшим скрипкам. Четвёртая часть. Предыдущая статья: Якоб Штайнер, 3 часть. В Германии и Англии работа Штайнера принята в качестве единственного образца по созданию скрипки. Его работа была также подделана во Франции, что продемонстрировала, несомненно, французская скрипка в Музее консерватории в Брюсселе, в которой обнаружена бессмысленная печатная записка: «Jacobus Staainer Films, в absam prope omni pontum 1558». Даже в Италии модель Штайнера была скопирована, не говоря уже о влиянии его творчества на Д. Текхлера и римскую школу. Да, великолепие его славы затмевает величайших итальянских мастеров во всех германских странах в XVIII веке. Только с повышенными требованиями к скрипке и силой её тона в XIX веке, которым образцы Штайнера не вполне способны удовлетворять, Кремоны теперь стали предпочтительнее повсюду. Однако скрипки Штайнера навсегда сохраняют свою коллективную ценность, и поэтому его настоящая работа выходит на первый план немногим реже, чем настоящий Страдивари. ----Самые красивые скрипки Штайнера находятся в английском владении; а то, что находится в Германии, не подтверждено полностью на сегодняшний день. Пока что в реальных работах были найдены только рукописные листы бумаги, поэтому сомнительно,
ANDL-48
использовал ли он когда-либо печатные. Было бы желательно составить список действительно настоящих скрипок Штайнера и их владельцев. Из более крупных коллекций – только Общество друзей музыки в Вене, Музей Парижской консерватории, Государственная коллекция в Берлине, Княжеская Лобковицкая коллекция в замке Раудница в Богемии (контрабас 1677 года, скрипки 1652, 1653, 1657, 1661 и 1667 годов). Хаммерле в Вене владеет альтом и тремя скрипками, одна из которых является одной из самых красивых работ Штайнера. И аналогичная работа профессора Анзолетти в Милане (его реликвия из Бозена, Семья художника). Также скрипка 1675 года А. Хеуш в Аахене. Скрипка 1660 года находится в церкви на Страхове, одна 1676 года в Пражской крепости, в церковном хоре в Мурнау-ам-Штаффельзее есть контрабас. В некоторых баварских и австрийских монастырях все ещё могут быть настоящие работы Штайнера. Например, каноны Нойштифта в Бриксене в Тироле считают, что есть две скрипки с 1655 по 1661 год, монастырь Св. Флориана со скрипкой 1670 года и деканат рынка Обервеллах (Каринтия) имеет похожую. У профессора Густа Холландера в Берлине также есть очень красивая скрипка Штайнера, к сожалению, без этикетки. Виола да гамба 1667 года В. Э. Керри и виола д'амур в Музее Каролино Августейма в Зальцбурге. Виолончель Макса Эйзенберга в Гамбурге, тенор гамба, который благодаря своей великолепной работе можно считать подлинным, несмотря на печатную (а не письменную) записку Фрица Вильдхагена в Хайензее, Берлин. И альт – бухгалтер Фридрих в Познани. Монастырь Нидермюнстер в Регенсбурге унаследовал скрипку, которая была сохранена в своем первоначальном состоянии от церковного композитора Хоера. Жизнь Штайнера неоднократно становилась предметом исследовательских работ. Капеллан Себастьян Руф (1802 – 1877) написал действительно ценную биографию. После него офицером архива Клааром были сделаны только две находки, которые позволяют нам ближе рассмотреть судьбу Штайнера. Также значительна работа проф. доктора Ф.Лентнера «Резюме Якоба Штайнера в свете архивных исследований».
Yorum Music Saz Evi - London - England @yorum_music_uk
"3 The Mews Truro Road N22 8EL" Phone: 0208 881 88 20
Gsm: +44 (0)788 777 37 31
@ugur luthier yorum
Whatsapp: +44(0) 773 744 02 34
ANDL-49
Anadolu . Life
Cavidan Fatihi AZERBAYCANLI GENÇ SANATÇI
Medeniyyet bağı Konuğumuz Azerbaycanlı genç şarkıcı Cavidan Fatihi. Röportajımıza sosyal ağların faydalarını sorarak başladık. Cevap olarak Cavidan bey, sosyal medyayı kullanmanın amacının yeni eserler sunmak olduğunu söyledi. *** - Belirli müzik platformlarında paylaşıldığında daha az izleyiciye ulaşıyor. Ancak bir sosyal ağ aracılığıyla daha geniş bir izleyici kitlesiyle iletişim kurmak mümkündür. - TV kanallarından sık sık davet alıyor musunuz? - Sık olmamakla birlikte düzenli olarak TV kanallarına davet edilirim. Bazen zaman yetersizliğinden dolayı katılmak zordur. Benim için televizyondan ziyade sosyal medyada çalışmak daha erişilebilir. İnternetin televizyonla rekabet etmekten uzak olmadığını düşünüyorum. - Ne zamandan beri müzikle ilgileniyorsunuz? - 5 yaşımdan beri müzik yapıyorum. 7 yıl piyano eğitimi aldım, ardından Türk lisesinde müzik kulübünde aktif rol aldım. Üniversitede okurken gitar çalmayı öğrendim. Umarım, müzik alanında akademik bir eğitim alabilirim. Çünkü benim yüksek öğrenimim hukuk üzerine. - Bundan sonra retro müziğe yeni bir nefes vermeyi düşünüyor musunuz? - Retro müziğimizi seviyorum. Hem YouTube'da hem de performanslarımda retro şarkılara çok yer ayırdım. Belki gelecekteki aktivitemde bir yerim vardır. - Son zamanlarda Türkçe şarkıları tercih ediyorsun. Bu neyle bağlı? - Sadece iki tane Türkçe şarkı coverladım. Ayrıca hayranlarımın da isteği üzerine oldu. Azerbaycan müziğini daha çok seviyorum ama bazen Türkçe şarkılara da yer ayırıyorum.
ANDL-50
- Sosyal alanda insanları çekebilen yetenekli amatör şarkıcılara ne dersiniz? - Böyle bir zekaları varsa başka alanlarda da kullanabilirler ve başarılı olabilirler. Ama yeteneğiniz varsa amatör olmak yanlış değil, zamanla gelişecektir. Elbette yaratıcı çalışmalar yaparak bunu başarabilirler. - Genel olarak, gençlerin sosyal ağları kullanma şeklinden ne kadar memnunsunuz? - Birkaç yıl önce sosyal ağları daha aktif kullandım. Şimdi ağırlıklı olarak yaptığım işi sunmak ve haberleri takip etmek için çalışıyorum. Genel olarak gençlerin kullanımı hakkında hiçbir şey söyleyemem çünkü herkes kendi çapında kullanıyor. Gençlerimizin savaş sırasında aktif kullanımı, dünya trendinde gerçeği göstermeleri konusunda olumluyum. - Müzik alanında ideal olduğunu düşündüğünüz biri var mı? - İdeal olarak, müzik alanında belirli bir kişinin adını veremem. Ama tüm müzik türlerini dinliyorum ve özel bir sese sahip olan ve kendi müziklerini yazan müzisyenlerin örneğini takip ediyorum. - Bu sanatın sizin için en zor yanı nedir? - Açıkçası olumsuz tarafı aramıyorum, olumludan yararlanmaya çalışıyorum. - Mubariz Tagiyev'in repertuarından "Hatıra" şarkısını söylemeniz dinleyenler arasında çok beğenildi. Neden bu şarkıyı seçtiniz? - "Hatıra", çocukluğumdan beri Halk Sanatçısı Mubariz Tagiyev'in icra ettiği en sevdiğim müzikti. Çocukluk arkadaşım Hazar Süleymanlı'nın projeye katılımı ve çocukluktan gelen bu duygu da büyük rol oynuyor. Bu nedenle bu şarkıyı özel bir yürekle söyledim. Muhtemelen onun için sevilmiştir. - Kitap okumayla aranız nasıl? - Müzik, kitap ve filmlere büyük ilgi duyuyorum. Hem kitapları hem de filmleri seçtiğimde dünya klasiklerini tercih ederim. - Cavidan bey, kendinizde hangi özellikleri sevmiyorsunuz? - En sevmediğim şey inatçılığım. - Gelecekte sizden ne tür yenilikler bekleyebiliriz? - Umarım yakın zamanda bestelerimi sunacağım. Bir çok yeni projemiz var, coverlara ek olarak yeni müzikler göreceksiniz.
Günel ABBAS "525 Gazetesi muhabiri" Azerbaycan
Neyzen Tevfik Edebi Kişiliği Neyzen Tevfik’in Edebî Kişiliği Neyzen Tevfik (Kolaylı), 24 Mart 1879’da Muğla’nın Bodrum ilçesinde dünyaya gelmiştir. Babası Hasan Fehmi Bey aslen Samsun’un Bafra ilçesine bağlı Kolay beldesindendir; Soyadı Kanunu (1934) çıkınca memleketinin ismini, soyadı olarak almıştır.
1898’de, babası Neyzen Tevfik’i İstanbul’daki Fethiye Medresesi’ne yerleştirir; ama Neyzen Tevfik zamanını daha çok Galata ve Yenikapı mevlevihanelerinde geçirir. Bu arada tanıştığı Mehmet Âkif Ersoy onun dönemin seçkin müzisyen ve edebiyatçılarıyla tanışmasını sağlar. 1901 yılında, medrese kıyafeti olan cüppe ve şalvar yerine Akif’in verdiği setre pantolonu giymesi, akşamları medrese dışında kalması dedikodulara yol açınca Fethiye Medresesi’nden ayrılır. Önce Fatih’teki Şekerci Hanı, sonra da Çukurçeşme’deki Ali Bey Hanı’na yerleşir. Bu arada babasını tanıyan ve daha sonra şeyhülislam da olan Musa Kâzım Efendi onu derslerine kabul eder.
Hasan Fehmi Bey, Bodrum Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğretmenlik yapmaktadır. Aydın düşünceli, kültürlü, müzikten anlayan, sanatsever ve nükteci bir insandır. Neyzen’in “anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, masum İnsanlık ifadesi” sözlerinden mutlu ve huzurlu bir aile ortamında büyüdüğü anlaşılmaktadır. Neyzen Tevfik’in şiire olan ilgisi Bodrum’daki çocuk- Neyzen Tevfik; Musa Kâzım Efendi, Ahmet Mithat luk yıllarına rastlar. Dönemin gezgin saz şairlerinden Efendi, Muallim Naci, Şair Şeyh Vasfi gibi edebiyatdinlediği “Leyla ile Mecnun”, “Tahir ile Zühre”, “Arzu çılarla tanışır. ile Kamber”, “Ferhat ile Şirin” gibi halk hikâyeleri Neyzen’in şiire ilgi duymasını sağlamıştır. Mehmet Akif’le dostluğu sürmektedir; Neyzen, 1892’de, babasının Urla Rüştiyesi’ne atanması Âkif’e ney; Âkif ise Neyzen’e Arapça, Farsça ve üzerine ailesiyle birlikte Urla’ya gider. Bir yıl sonFransızca öğretir. ra usta bir neyzen olan Berber Kâzım’la tanışır ve E l i Mehmet t e MAkif e dveyNeyzen a A Tevfik jans ondan ney dersleri almaya başlar. 1893’te, ilk sara nöbetini geçirir. Aile büyükleri, bunu neyin etkileyici Neyzen Tevfik’in dost çevresinde İbnülemin MahfonKemal, : +90Tevfik 232Fikret, 4 5 3Halit 29 Ziya 7 2 Uşaklıgil, Ahmet sesine bağlayarak onu bu tutkusundan vazgeçir- Telemut +90 5Cemil, 42 2Hacı 7 0 94 02 Yunus Nadi de meye çalışırlar, bu arada okulu bırakmak zorundaMobil Rasim,: Tanburi Arif Bey, kalır. Annesiyle İstanbul’a gider ve altı ay sonunda vardır. Pepo adlı bir doktor hastalığını kontrol altına almayı +901900 5 42yılında, 2 7 0gramofon 94 02 ticaretinin öncüsü Gülistan başarır. Gerekli ilaçları verir ve “Çocuğun üzerine Plak’ın sahibi Hafız Âşir Bey’le bir plak doldurma gidilmemesini ve hoşlandığı şeyleri yapmasına izin girişiminde bulunur. Neyzen sarhoş olduğu için İzmir - Turke y verilmesini” tavsiye eder. güçlükle doldurulan plaklar yine de basılıp piyasaya verilmiştir. 1949’da yayımlanan Azâb-ı Mukaddes’e diaajans .cgöre. om Neyzen “yüze Babası, bir yıl sonra, Tevfik biraz düzelince son birwww.eli yazdığıteme önsözde belirttiğine umutla yatılı olarak “İzmir İdadisi (lisesi)”ne verir; yakın plak” doldurmuştur. d yaA [email protected] om yalı ve konakancak epilepsi/sara nöbetleri yeniden başlar ve Eli teMe Dönemin önde gelen ailelerince köşk, okulu bırakır. Neyzen Tevfik, neyini koltuğunun lara çağrılan, dahası saray çevresine bile sokulan altına sıkıştırdığı gibi İzmir Mevlevihanesi’nin yolunu bir neyzendir artık. eli teme d yaajans tutar. Öte yandan istibdat karşıtı gençlerle Sirkeci’deki İstasyon Gazinosu ve Güneş Kıraathanesi’nde eli teme d yaajans O yılların İzmir’i sürgün yeridir. İstibdat yönetimi bir araya gelir; yurt sorunlarına ilişkin konuşmalar rahatsızlık duyduğu aydınları oraya gönderir. İzmir yaparlar. Güneş Kıraathanesi’ne gelip gidenlerMevlevihanesi de onların uğrak, dahası toplanmaeli teme den Ziya Şakir bir gün sözü Eşreften açıp Jön Türk d yaajans yeri gibidir. Neyzen Tevfik burada Tokadizade Şekip, hareketinin önderlerinden Ahmet Rıza’ya getirerek Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok Neyzen Tevfik’i konuşturur; tüm düşüncelerini öğreeli teme d yaajans ünlü isimle tanışır. Onlardan Türkçenin yanı sıra nir. Ardından da ihbar eder. Neyzen gözaltına alınır Arapça ve Farsça dersleri alır. Şair Eşref ona hicvin ve sorgulamadan geçirilir. Bu arada, daha önce tam kapılarını da açacaktır. otuz beş kez jurnallendiğini öğrenir. On beş gün sonra da salınır. Artık mimlenmiştir ve hafiyeler peİlk şiiri bu günlerde, 13 Mart 1898’de Muktebes derşindedir. Zarar veririm endişesiyle arkadaşlarından gisinde yayımlanır. uzak durur. Kendini Beyoğlu meyhanelerine atar.
DOMAIN & HOSTING
ANDL-51
Anadolu . Life Bu yüzden eğitimci bakış açımla kalemimi ve kelamımı birleştirdim ve ortaya "Benim Gözümle Gezelim" kitabı çıktı. Aslında öncülük eden isim için tek bir yazar ismi verirsem haksızlık olur birçok yazarımızı örnek aldım diyebilirim. Özellikle biraz cinsiyet ayrımı yapmış olabilirim ama bayan yazarların başarı öykülerinden çok etkilendiğimi saklayamam. - Yazarken Nelerden etkilenirsiniz?
Özden COŞAR
E ğ i t i m c i - G a z e t e c i - Ya z a r "Benim Gözümle Gezelim" adlı Yeni kitabı çıkan yazarımız Özden Aşar Coşar ile kitabı üzerine bir söyleşi yaptık - Sizi tanıyabilir miyiz? - Her şeyi saatlerce anlatabilirim ama kendimi anlatırken biraz zorlanıyorum galiba, ismim Özden AŞAR COŞAR, Tokat doğumluyum ve Bursa’nın en gözde ilçesi İZNİK'te yaşıyorum. Kendim için eğitimci, yazar ve gezgin diyebilirim. Hayatı, yaşamayı ve üretmeyi seven bir eğitimciyim ve galiba biraz da meraklıyım, Bu yüzden birçok alanda aktif olarak yer alıyorum. Tiyatro ve drama eğitimleri alıp çeşitli tiyatrolarda rol aldım, çeşitli mecralarda köşe yazarlığı yapıyorum, bunun yanı sıra gezi programı yapıyorum ve birçok sosyal sorumluluk projesinde de yer alıp bu merakımı eğitim için kullanmaya çalışıyorum. - Yazarlık hayatınız nasıl başladı? Size öncülük eden bir isim var mı? - Gezmeyi, gezerek öğrenip öğretmeyi hayatımın merkezine aldım ve bu yönümle yazarlık yönümü birleştirip "Benim Gözümle Gezelim" kitabımı kaleme aldım. Her gözün hayat bakış açısı çok farklıdır ve bakmakla görmek arasında ki farkta tartışılmaz. ANDL-52
- Yazarken en çok yaşadığım anılarımı ve gezerken görüp deneyimlediğim ilginç olayları kaleme alırım. Yani aslında bizi bize anlatmayı seviyorum, bizim değerlerimizi, bizim kültürümüzü anlatıp, aktarmayı seviyorum yani bazen bir bakış beni etkilerken, bazen bir gülüş ya da saygılı bir duruş etkiler bazen bir çiçek kokusunu kaleme alırken bazen masmavi bir gölün kokusunu yazarım. - “Benim Gözümle Gezelim Adlı” eserinden Bahseder misiniz? - Bu dünyayı güzelleştirmenin çeşitli yolları var şüphesiz. Bir ressam olup renklendirmek, müzisyen olup şenlendirmek, oyuncu olup yaşatmak gibi, bence öğrendiklerini öğretmek tüm bu güzelliklerin atası olmalı! Tüm bu güzellikleri yaratanların yollarına ışık tutabilmek dünyada yapılan, yapılmakta olan, yapılabilecek tüm güzelliklerde pay almak değil midir? Bir eğitimci olarak öğrendiklerimi her fırsatta önüme çıkan herkese öğretme gayretimde tam da buradan geliyor. Sanırım bir zaman sonra mesleğiniz kimliğiniz oluyor şüphesiz gezmek öğrenmenin en eğlenceli yollarından birisi ama eğitimci olarak gezmek öğrenmek kadar öğretebilmeyi de gerektiriyor eski bir ev, çeşme, dağ, deniz, tarihi bir mekân kısaca hayatta gördüğümüz her şeyin bize öğrettiği ve hayatımıza kattığı yorumları hep var. Bende bir eğitimcinin gözüyle öğrendiklerim ile birilerinin hayatına dokunmak istedim ve ortaya "Benim Gözümle Gezelim" kitabım çıktı...
Anadolu . Life - Kitabımdan kısacık bir kesit Annem ve Çay
şeyin varlığı ve bazı unuttuğumuz değerlerin tekrar hatırlatılması diyebilirim.
- Ne zaman bir çay yudumlasam annem gelir aklıma, o sıcacık şifalı yudumda anne sıcaklığını bulurum, içimizi ısıtıp sarıp sarmalayan o çay yudumu anne sıcaklığı gibi gelir ne zaman yorulsak çaya koşuşumuz ne zaman samimi bir sohbet olsa doldur bir çay deyişimiz, annemi, anneliği hatırlatır. Öyle şaşalı şık sunumlar istemez çay, sadece ağır ağır demlenir sabırla, ana sabrı gibi sonrasında dökülür yudum yudum iç döküşümüz gibi öyle çok hayatımızda ve öyle çok bizdendir ki, onsuz nasıl olunur bilmeyiz annelerimizde öyle değil midir, hayatımızın her anında bizimlelerdir ve onlarsız nasıl yaşanır hiç bilmeyiz. Kahveye kırk yıl hatır biçilmiş iken çayın hatırını ölçemeyiz, hayata kaç yıl hatır biçilir bilemem ama annelere sonsuz yıl hatır biçileceğini bilirim.
Hayatımıza giren herkesin iyi ya da kötü bizde bıraktığı izler vardır ve aslında bizi biz yapanda bu izlerdir o yüzden ben izlerimi okuyucuyla birleştirip birbirimizin hayatına dokunalım istedim.
-“Benim Gözümle Gezelim” İsimli eserinizin ismi nerden geliyor? - Benim Gözümle Gezelim ismi gezi grubumdan geliyor, 3 yıldır çeşitli platformlarda Facebook, Instagram ve Tv kanalları ve çeşitli dergilerde yapmış olduğum çalışmalar ile birçok kitleye ulaştım ve kocaman bir gezi grubum oldu, gezip, gördüğüm araştırdığım yerleri tanıyıp tanıttığım programım ile kazandığım insanlar adeta ailem oldu ve bu ailemle yaşadığımız maceraları da içeren yazılarıma en güzel isim bu olmalı dedim ve kitabımın ismi de "Benim Gözümle Gezelim" oldu. -“Benim Gözümle Gezelim” Kitabınızı okur gözüyle yorumlar mısınız? - Kitabımı okur gözüyle yorumlamak gerekirse çok samimi bir dille bizi bize anlattığı için okur o samimiyeti ve o duyguyu yakalayacaktır. Kısa kısa hikayeler ve şiirler içerdiği için sıkılmadan okunabilecek bir kitap yani kısaca bir kadının kaleminden yazıldığı anlaşılan kadın kokulu bir kitap dersem yanlış olmaz. - “Benim Gözümle Gezelim” Adlı kitabının vermek istediği mesaj nedir?
- Yeni Çalışmalardan Bahseder Misiniz? - Yeni öykü kitabı ve çocuk macera kitabı hazırlığındayım, gezi ile öğrenmeyi çocukların hayatına da yansıtmak istiyorum o yüzden çocuk öykü kitabımla bunu destekleyeceğim. Kitabımla aynı isimle bir program yapıp gezi maceralarımı artırmak istiyorum ve programı ve radyo programı üzerine çalışıyorum. Ayrıca kitabımla ilgili çeşitli sosyal sorumluluk projelerine devam ediyorum. Kütüphanesi olmayan okullara kitap yardımı ile kütüphane kurulumunda destek olmaya çalışıyorum. Yeni bir tiyatro oyunu projem içinde kolları sıvadık ve kitabımdan bir bölümü sahneye uyarlıyoruz. - Covid 19 salgını sizi nasıl etkiledi? Covid 19 salgını hepimizi olumsuz etkiledi ve benim gibi yazıları gezilerinden beslenen birini inanılmaz derecede çok etkiledi sağlığın her şeyin önüne geçtiği bu zor süreçte olumlu kalabilmek ve motive olabilmek gerçekten çok zordu ve hala zor. Ama şu da var ki her olumsuzluğun bize getirdiği olumlu yönler vardır, bu salgında bana gelen olumlu yön kitabım oldu desem yanlış olmaz. Çünkü iç dünyama yolculuk etmek için çok zamanım oldu ve buda kaleme yansıdı... 21 Mayıs 2021 İznik
- En önemli mesaj hayatımıza anlam katan her ANDL-53
Anadolu . Life
Ödem, kas ağrısı ve kramp: Tıkalı damarların 3 sadık göstergesi. Evinizde kendiniz nasıl tedavi edebilirsiniz? Kolesterolün ve pıhtıların en büyük düşmanı ile damarların en iyi arkadaşı kimdir? Akşamları bacaklarınız şişiyor mu? Ayak tabanlarınız ve ayaklarınız şiş mi, ayak bileklerinizde lekeler var mı? Bunlar, damarlarda ödemin, yani tıkalı damarların duvar çeperlerinde oluşan sıvının işareti olabilir. Ödem, kan dolaşımını olumsuz etkilediğinden adale ağrısı ve kas kramplarına neden olur. Herkes, felcin ve kalp krizinin kolesterolün tıkadığı damarların bir sonucu olduğunu bilir. Kardiyovasküler hastalıklar. Ne var ki çok az kişi bunun buz dağının sadece görünen kısmı olduğunun farkındadır. “Tıkalı damarlar” tedavi edilemez olduğu varsayılan her 10 kronik hastalıktan dokuzunun sebebidir. Baş ağrısı, tansiyon oynamaları. Eklemleriniz ağrır, yükünüzü taşıyamaz, boynunuzu neredeyse döndüremez veya eğemezsiniz. Akşamları bacaklarınız, sabahları ise yüzünüz şişer. Kulaklarınız çınlar. Elleriniz ve parmaklarınız hissizleşir. Ayaklarınız hep soğuktur. Görme bozukluğu başlar. Hafızanız kötüleşir. Hiçbir şeyi yapmak için enerji bulamazsınız. Çoğu kişi bunu yaşlanmak olarak tarif eder ama bu doğru değildir. •
Damarlar neden %90 oranında sağlığınızdan sorumludur?
•
Kolesterole ek olarak damar çeperlerine başka ne depolanır?
•
Sağlıksız damarların 4 bariz ve 7 gizli belirtisi
•
Damarlarınızı evde kendiniz güvenli bir şekilde nasıl temizleyebilirsiniz?
Bu soruların cevaplarını, İstanbul’daki Tıp ve Eczacılık Üniversitesi, Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı, Beyin Cerrahı Profesör Doktor Hasan Çakır’dan aldık. Dr. Çakır’ın en karmaşık işlemleri herkesin anlayabileceği şekilde basit kelimelerle açıklamak gibi bir yeteneği de var. Bugüne kadar yazdığı, tıp eğitimi almamış kişilere yönelik 47 kitabı ve sağlık rehberi mevcut. Damarların sağlığımızın %90’ınından sorumlu olduğuna ve genel sıhhatimizin damarlarımızın ne kadar temiz durumda bulunduğuna bağlı olduğuna inanıyor. Damarlar neden sağlığımızın %90’ını temsil eder?
ANDL-54
Doktor Çakır, bugüne kadar 100 binin üzerinde açık beyan cerrahisi gerçekleştirdi. En genç hastası 2 günlük bir bebekti. Sayın Doktor Çakır, birçok kez bedenimizdeki damarların sağlığımızın %90’ınından sorumlu olduğunu belirttiniz. Bunun sebebini açıklar mısınız? İnsan bedenindeki en büyük organ hangisidir? Bu sorunun cevabını çok az kişi bilir. Tıp eğitimi almış kişiler bile bazen, beyin veya karaciğer diyerek yanlış cevap verebilir. Kurnazlar insanın cildi diyebilirler. Aslına bakacak olursanız, insan bedenindeki en büyük parça damar sistemidir. Dünyanın çevresini 2,5 kez dolanabiliriz. Bunun için tek kişinin damar sistemi yeterlidir.
Anadolu . Life Hayal etmeye çalışın. İnsan bedenindeki tüm damarları çıkarıp uç uca eklesek, uzunluğu 100 bin kilometre olur. Daha basit şekilde söyleyecek olursak, ekvatorun uzunluğu 40 bin kilometredir. Dolayısıyla tek bir kişinin damarlarından oluşturulacak yekpare ip, dünyanın çevresine 2,5 kez dolanabilir. Bu rakam hakkında ne düşünüyorsunuz? Damarlar, sadece içinden kanın aktığı kanallar değildir. Benzersiz ve karmaşık bir organdır. Herhangi bir bozukluk, bedende hastalık oluşmasına neden olur. Ayaktaki tıkalı damarlar: Varis, ayak şişmesi, ağırlık hissi, bacaklarda donma hissi veya tam aksi olarak ayak tabanlarında yanma hissi. Topuklarda oluşan çatlaklar. Kan dolaşımı bozuklukları: Bakterilere karşı koruma kalmaz, mantar hastalığı oluşur. Tırnaklar kalınlaşır, şekilleri bozulur. Karaciğer besleyen damarların tıkanması: hepatik steatoz. Yağlı yiyecekler yendiğinde ağızda acı bir tat bırakır.
Bir şeyler yeme isteği, tatlı ve hamur işi iştahı işte buradan gelir. Bedeninizin kaloriye ihtiyacı vardır. Meslektaşlarım hastalarına, “Fala kilolarınız nedeniyle yüksek tansiyon hastasısınız” dediklerinde, hastalar sebep ve sonuç ilişkisini karıştırırlar. Yüksek tansiyon aşırı kilo yüzünden olmaz, tam tersidir. “Her şeyin başı sağlık” diye boşuna söylenmemiştir ama şunu da eklemek gerekir: “Damarlarımızı temiz tutmadan sağlıklı olamayız.” Bu yüzden sürekli aynı şeyi söylüyorum: Normal bir yaşam sürmek istiyorsanız damarlarınızın sağlığını korumanız gerekir. Temiz damar yapısı, bazıları “tedavi edilemez” kronik hastalıkların %90’ına karşı sizi korur. Kolesterol dışında neler damarları tıkar? Hepimiz kolesterolün ne kadar tehlikeli olduğunu biliyoruz. Damarları tıkar, geçiş yollarını daraltır ve dolayısıyla kan dolaşımını engeller. Ancak bu sonuca sebep olan tek şey kolesterol değildir.
Eklemlerdeki damarların güçsüzleşmesi ve tıkanması: Kıkırdak dokusu kurur. Eklemler ağrımaya başlar, osteokondroz ve fıtık olur. Bağırsakların damarları esnekliğini yitir: Hemoroid boğumları oluşur. Gözlerdeki damarlar: Görme yetisi azalır. Katarakt oluşur. Herkesin yorgunluktan olduğunu sandığı göz kızarıklığı aslında gözlerdeki kılcal damarlardaki mini kanamalardır. Beyinde kan dolaşımı bozukluğu: Baş dönmesi, kulak çınlaması ve hafızada gerileme. Hiç mutfağa gidip neden gittiğinizi unuttuğunuz oldu mu? Veya bir kelimeyi bir türlü hatırlayamadığınız. Tüm bunlar beyin damarlarının kötüye gittiğinin işaretidir. Ve yüksek tansiyonu da bu listeye eklemek lazım. Yüksek tansiyon, felcin anası ve kalp krizinin kardeşidir. Damarlar bizim enerji kaynağımızdır, yaşam gücü onların içinden geçer. Önemli bir kavşak tıkanırsa, yaşam durur. Tıkalı damarlar: Tüm organlar aç kalır Kilo fazlası doğrudan damarları etkiler. Kolesterol nedeniyle tıkanan damarlar yüzünde organlarımız aç kalır çünkü gerekli besin yerine ulaşamaz. Beyin, “Yemek yemen lazım” mesajını gönderir. Kişi yemeğini yer. Ne var ki organlar yeterli miktarda besin alamazlar çünkü damarlar tıkanmıştır. Beyin yemeniz için tekrar mesaj gönderir ve bu kısır döngü bu şekilde sürer gider.
6,1 kg bir kişi 50 yaşına geldiğinde damarlarında biriken kalıntıların toplam ağırlığıdır. Kolesterol Doğrudur. Kolesterol plakları veya tıbbi adıyla “aterosklerotik plaklar” yaklaşık %65-70 oranında damar bozukluklarının nededir. Her insan 50 yaşına vardığında vücudunda 5 kiloya kadar kolesterol tabakası birikir. Kolesterolün birikmesi damarlar lümenlerini (yani içlerinde kanın aktığı boşluk) 4-5 kat daraltır. Hayal etmeye çalışın. İnsanın damar kalınlığını parmak kadar kabul edersek, 5 kilo kolesterolün tıkadığı da-
ANDL-55
Anadolu . Life Yaşınız 45 üzeri ise ve damarlarınızı temizlemek için hiç nutrasotik kullanmadıysanız, sorununuz olduğunu söyleyebilirim. 45 yaş, damarlarınızı temizlemek için dönüm noktasıdır
marın içinde kanın geçebileceği boşluk 4 kibrit çöpü kalınlığında olur. Bu plakalar hayati tehlike doğurmayabilir ama yaşam kalitesi düşer, tansiyon yükselir, baş ağrısı, sırt ağrısı, hissizlik başlar. Damarların içinde biriken pıhtı çok daha tehlikelidir. Pıhtı kütlesi Damarlarda biriken pıhtı miktarının ağırlığı çok daha azdır, ” yalnızca” 800 gram – 1 kg arasındadır. Fakat dengesiz yapıları nedeniyle çok tehlikelidirler. Bir trombus (damarı tıkayan pıhtı) her an yapışık olduğu damar içi duvarından kopup kurban aramaya başlayabilir. Büyük trombus parçaları kurbanının damarını tamamen tıkayabilir. Böyle bir durumda iskemi, yani dokunun yeterince kan alamaması ortaya çıkar. İskemi felci, beyin damarının tıkanmasıdır. Kalp krizi, kalp damarının tıkanmasıdır. Karaciğerde iskemi, akciğer yetmezliği, böbrek yetmezliği bu yüzden oluşur. Basur, kalın bağırsak ucunda yaşanan iskemi durumudur. Ayaktaki kılcal damarların tıkanması, nekroz (kangren) ile sonuçlanabilir.
Damarların kolesterol ve pıhtı ile tıkanması yaşlanma sürecinin doğal bir sonucudur. Günümüzün gıdaları, ilaçlar, sigara içmek, alkol kullanmak bu süreci ve tıkanıklık miktarını 5-8 kat artırmaktadır. Bugün içinde yaşadığımız dünyanın gerçeği budur ve inkâr edilemez. Damarların kirlendiğinin ana belirtisi Size yüksek tansiyon teşhisi konulduysa bu yazıyı okumayı bırakabilirsiniz çünkü damar hastalıklarının kralı sizde mevcut demektir. Tansiyon oynamalarından şikayetçi misiniz? Tansiyonunuz sürekli yüksek ve düzenli olarak tansiyon ilacı almanız gerekiyor mu? Bu sorulara yanıtınız evet ise, damarlarınızda kan dolaşımının gerçekleşebileceği %30 oranında boş yer kalmış demektir. Damarlarınızın geri kalanı kolesterol plakları, kan pıhtısı ve kalsiyum tuzları ile dolmuştur. Dolayısıyla en küçük bir stres, hava koşullarında bir değişiklik ya da manyetik fırtına sağlığınızı anında etkiler. Bu durumda tansiyonunuz yükselir, şakaklarınız zonklamaya başlar ve eklemlerinizde ağrı oluşur. Tıkalı damarların sebep olduğu 4 hastalık •
1. Hipertansiyon (Yüksek tansiyon) İstikrarsız veya yüksek tansiyonu ilaç içerek dengelemek ya da düşürmek zorundasınızdır. Ana belirtilere dikkat etmelisiniz. Hipertansiyon teşhisi konuldu mu? O zaman damarlarınızı temizleme zamanı geldi demektir.
•
2. Variköz venler (varisli damarlar) Bacaklarda çirkin ve şiş damarlar olarak görünür. Ağırlık, ağrı ve ödem hissi verir. Kolesterol ve pıhtı kalıntıları damar kapakçıklarını tıkar. Zaman içerisinde variz “yıldızları” oluşur ve bunlarda “örümcek ağı” gibi bir yapı alır. İşte varili damarlar bu şekilde oluşur.
•
3. Hemoroit (basur)Rektumdaki damarların tıkanması basur düğümlerinin şişmesine neden olur. Kan taşıyıcı damarlardan gelen tortu, anüsteki çatlakları artırır.
•
4. Osteokondroz (Kireçlenme)Kıkırdaklarda yetersiz kan dolaşımı yüzünden oluşur. Kıkırdak sertleşir ve işlevini göremez hale gelir. İyileşecek zaman bulamazlar. Yenilenmedikleri için kururlar. Nemlenme işlevlerini kaybederler.
Kalsiyum tuzları Gıda takviyeleri ve ilaçların kimyasal kalıntıları damarlarda kalsiyum tuzu birikmesine neden olur. Bir insanın yaşamı boyunca, 50 yıl içinde 300-400 gram birikir. Kalsiyum tuzları en fazla beyin damarlarında birikir. Bunlar kristal yapıları nedeniyle tehlike arz ederler. Damarları daraltırlar ve stres, fiziksel hareket veya hava durumundaki değişiklik nedeniyle damarın spazm yapması halinde keskin kristal kenarları damarı delebilir. Beyin damarının delinmesi hemorajik inme olarak bilinir. Sağlıksız damar yapısının 4 bariz ve 7 gizli belirtisi Damarlarımızın tıkalı olduğunu işaret eden belirtiler nelerdir? Vücudumuzun verdiği, “Hemen damarlarını temizle” mesajını nasıl anlayabiliriz?
ANDL-56
Anadolu . Life ni yitirmesidir. Bu belirtilerden herhangi birine sahip misiniz? Yanıtınız evet ise, eklemleriniz size damarlarınızı temizleme vaktinin geldiğini söylemektedir. İnsanlar genellikle bu belirtilerin birkaçına birden aynı anda sahip olabilirler. Hatta bazen hepsi birden tek kişide görülebilir.
Tuzlar temizlenmez ve kontrol edilemez şekilde birikmeye başlar. 7 gizli belirti •
1. ÖdemTıkanan damarlar vücuttaki suyu pompalayamaz. Vücudun tuz-su dengesi bozulur. Akşamlar ayaklar şişer, çoraplar bileklerde kalın ve derin iz bırakır. Yüzde şişlik, gözaltında torbalar oluşur. Parmağınızdaki yüzüğü artık çıkaramaz hale gelirsiniz. Göbekte şişlik, iç organlarda şişmenin işaretidir.
•
2. Kulak çınlamasıÖnceleri hafif başlayan zamanla artan sesler konsantre olmanızı engeller. Bu seslerin sebebi, kulak zarına baskı yapan beyin damarlarında tansiyonun yükselmesidir.
•
3. Baş dönmesiKişi sarhoşmuş gibi hisseder. Ani oluşan baş dönmesi, vestibüler sisteminin iyi çalışmadığının işaretidir.
•
4. UykusuzlukKendinizi uykusuz ve enerjisi bitik hissetmenize rağmen gece yarısından önce uyku tutmuyor mu? Bunun nedeni hipofiz bezlerine yeterince kan gitmemesidir. Bu da, uyku hormonu olan melatonin üretimini aksatır.
•
5. Takat eksikliğiGücünüz kalmamış gibi hissedersiniz. Canınız hiçbir şey yapmak istemez. Tek istediğiniz yataktan çıkmamak ve yemek yemektir. Bu durum vücut enerji tasarruf etmeye başladığında yaşanır. Damarlar organlar için gerekli olan besini taşıyamamaktadır, o yüzden de vücut hayatta kalmak için faaliyetlerini minimum düzeye indirmektedir.
•
6. Görme bozukluklarıGözünüzün önünde minik “sinekler” uçuşur. Göz merceği damarlarına ait belirtilerdir.
•
7. Eklem ağrısıHava durumu değiştiğinde eklemlerde ağrı yaşanır. Sabahları dinlenmiş ve güçlenmiş kalkmak yerine kişi neredeyse felç olmuş gibi hisseder. Kemiklerinin acıdığından bahseder. Bunun nedeni eklem sıvısının özelliğ-
Hastalar her hastalığı ayrı ayrı tedavi etmeye çalışır. Tansiyon ilaçları, bacaklardaki varisler için merhem, kireçlenme için jel kullanırlar. Ve elbette bol miktarda aldıkları ağrı kesici, ağrı kesici, ağrı kesici... Yani ilaçlar için çuvalla para akıtırlar. Fakat damar hastalıklarının tek bir sebebi vardır: tıkanıklık. İşte burada damar sisteminin genel anlamda temizliğine başlamak gerekir. Peki, damarlardaki kolesterolü, pıhtı ve tuz birikintilerini temizlemek için ne kullanmalısınız?
Zararsızdır çünkü şifalı otlardan oluşmuş çaydır. En çok kullanılan 2. sıradaki damar temizleme ürünüdür. Birinci sırada cerrahi müdahale yer alır. Neşterin kullanıldığı yöntemlerin aksine herhangi bir komplikasyona neden olmaz veya yan etkiye sahip değildir. En kalın atar damarlardan en ince ve narin kılcal damarlara kadar bahse konu bitki özleri karışımından oluşur ve su ile temas ettiğinde canlı molekülleri etkinleştirir. Bu dikkatli temizlikçiler damarlardan cidarlarına yapışmış kolesterolü, pıhtıları, kalsiyum plaklarını ve ilaç kalıntılarını yok eder. Yani kan dolaşımını engelleyen her şeyi temizler. Yıllar içinde biriken ve hayatınızı zehir eden tüm pislik Bitki özlerinden oluşan çaylar tarafından sadece 1,5-2 aylık tedavi ile temizlenir. Bu sayede baş ağrılarınız ve kulak çınlamaları kalmaz. Beyne yeterli besin gitmeye başlar ve süper bilgisayar hızında çalışır. Düşünceler berraklaşır. Duygular yoğunlaşır, daha önce duymadığınız huzur verici sesleri duymaya başlarsınız. Duyma duyusu iyileşir, daha önce duyamadığınız yan odadaki sohbeti bile takip edebilir hale gelirsiniz. Koku alma duyusu yeni renkler edinir. Burun tıkanıklığı biter. Kronik iç burun iltihabı ve alerji şikâyetiniz kalmaz. Bronşlar düzelir. Nefes alıp vermek kolaylaşır. Ciğerlere dolan temiz hava tüm bedene yayılarak mutluk hissi yaratır. ANDL-57
Anadolu . Life den önce nutrasötiklerin kullanılması kararı alındı. Ben de katılıyorum, şüphe en büyük düşmandır. Kişisel olarak ben yeni şeyleri denemekten çekinmem. Şimdi hayal edelim ki ben, Bitki Özleri ve Çayı satın alıyorum, kutusunu açıyorum, şişeyi çıkarıyorum ve ½ çay kaşığı kadar bir miktarı bir bardak suda eritiyorum... Sonra ne oluyor? Bitki Özleri ve Çayı nasıl işe yarıyor?
Tat alma duyusu güçlenir ve derinleşir. Sıradan yiyeceklerden daha fazla keyif almaya başlarsınız. Daha az yiyip daha tok hissedersiniz. Tatlı ve yağlı yiyeceklere olan düşkünlüğünüz biter. Eklemleriniz size teşekkür eder. Sürekli çekilen ağrılar kesilir. Çatırdamazlar ve eklem sıvısının geri gelmesi sayesinde hareket etmek kolaylaşır. Bir arabanın yağını değiştirmek gibidir. Yanmış ve eskimiş zift gibi yağın yerine, temiz ve taze yağ koyarak her aksamın rahatça çalışmasını sağlamış olursunuz.
Çok etkileyici. Daha önce Bitki Özleri ve Çayı hakkında bir şey duymamıştım. Nutrasötikler hakkında genel bir bilgiye sahiptim. Japonya ve İsrail’de nutrasötikler ana tedavi yöntemi olarak kabul edilir. Fakat Türkiye’de bu ürünlere hala şüpheyle yaklaşılıyor. Size özgüven eksikliği ile ilgili bir hikâye anlatayım. 1928 yılında ilk antibiyotik icat edildi: Penisilin. Bu ilaç yıllarca pek çok insanın ölümüne neden olan dizanteri ve tifo hastalıklarını tedavi etti. Ne var ki insanların çoğu, penisilinin kendilerine faydası dokunacağına inanmıyordu çünkü daha önce binlerce hiçbir şeye yaramaz tedavi yöntemini kullanmışlardı. Fakat binlerce başarısızlık yaşamış ama denemekten korkmayanlar iyileştiler. İlk grup hastalar, “Bir işe yaramaz ilaç daha” düşüncesindeydiler ve hayatlarıyla ödediler. Hâlbuki iyileşmelerini sağlayacak çözüm burunlarının dibindeydi. Penisilinin dizanteri, tifo ve vebayı ortadan kaldırması gibi Bitki Özleri ve Çayı de damar hastalıklarını yok edecek. Kore, Japonya, Kanada, İsviçre ve İsrail’de bu yönde ilk adımlar atıldı. bu ilkelerde yasal bir çerçeve oluşturuldu. Damarların temizlenmesinde tıbbi tedavi-
ANDL-58
Suya katıldığında gerçek bir doğal laboratuvarı etkinleştiriyor. Kostik soda: Madenlerden elde edilen bu doğal soda, su ile reaksiyona girerek Bitki Özleri ve Çayı içinde bulunan doğal bitki özlerinin oksijenlenme sürecini başlatır. Su ve oksijenle zenginleşen şifalı özler peroksidin özelliklerini edinir: Oksijenlenme. Aslında Bitki Özleri ve Çayı içeriğindeki moleküller oksijen bombası gibidir. Damarlardaki kolesterol plaklarını patlatıp kan dolaşımı için yol açarlar. Bu Bitki Özleri ve Çayı isimli koyu sıvı sarıya çalan bir rengi var. Hafif ekşi tadından çok hafif yıldız anason ve dereotu hissediliyor 5 dakika içinde bu çözeltinin içilmesi gerekiyor çünkü oksijenlenme reaksiyonu ile etkinleşen bitki özleri moleküleri bu kadar süre çalışıyor. Bitki Özleri ve Çayı ürününün bu kadar etkili olmasının bir diğer nedeni de etkin haldeki canlı bitki özleri tüketmeniz. Öte yandan ilaçların çoğu ölü ve etkin olmayan moleküller içerir. Peroksidin etkisi canlı moleküllerin anında asimile edilmelerini sağlar. Oksijenle zenginleşen bitki özleri, yemek borusu tarafından kolaylıkla emilir. Bu sayede Bitki Özleri ve Çayı midede yanma, acı tat, gaz oluşmasına neden olmaz ve bağırsakları zorlamaz, mideyi korur. Mide ülseri olan hastalar için bile uygundur. Bitki Özleri ve Çayı hiçbir yan etkiye sahip değildir. Tortuyu temizler Tibet lofantı kolesterolün sebep olduğu tıkanıkları açar. Lofant molekülleri damarların iç duvarına yapışık kolesterol parçacıklarını kaldırmak için çekiç gibi çalışır. Bu sayede kan dolaşımının yolu açılır. Organlar besinlerini “içmeye” başlarlar. Oksijen ve suya kavuşan kıkırdaklar “hayat bulur” ve otomatik iyileşme mekanizması devreye girer. Esneklik geri gelir. Boyun oynatılırken çıkan ses kaybolur. Hava değiştiğinde dizlerde ve parmaklarda çıkan ağrı kesilir. Ödem yok olur. Kişi bütün gün ayakta durmuş olsa bile artık bacaklarda şişme görülmez. Ciltteki kan dolaşımı düzelir. Örümcek ağına benzeyen
Anadolu . Life ve inanması güç bir dizi olayın zincirleme meydana gelmesine yol açar. Çalışmaya, yıllar içinde birikmiş olan tortunun damarlardan temizlenmesi ile başlayan Bitki Özleri ve Çayı adım adım tüm vücudun iyileşmesine giden yolda zincirleme tepkimeyi başlatır. Kolay uyanırsınız
ve dışarından görülebilen damarlar yok olur. Varis zaman içerisinde gide ve hemoroit boğumları kurur. Enerji verir Andız otu özünün molekülleri. Kolesterol parçacıklarını yakalayıp içine karışarak yağ parçalayan yüksek yoğunluklu lipoproteine çevirir.
Sabahları uyanırsınız ve yataktan zorlanmadan kalkarsınız. Bacaklarınızın, sırtınızın ve boynunuzun kendine gelmesini beklemeniz gerekmez. Beden sabahla birlikte güç ve enerji dolu olur çünkü artık damarlar tertemizdir ve tüm organlar ihtiyaç duydukları besini ve oksijeni gece boyu alabilmiştir. Bedenin her yanı yeni bir gün için gereken gücü sağlayan doğru miktarda kan ile beslenmiştir. Lezzetli kahvaltı
Bitki Özleri ve Çayı 2 problemi çözer: Kolesterol kalıntısını temizler ve yağın doğru şekilde yakılmasını sağlar. Ürünün kullandıktan sonra güçlenmiş hissetmeye başlarsınız ve hareket etme ihtiyacı duyarsınız. Dağları yerinden oynatabileceğinizi düşünürsünüz.
Kahvaltıda ekmeğinizi sucuklu yumurtaya banarak yersiniz. Mideniz rahatlıkla kabul eder. Midenizde artık acı ve geçmeyen bir ağrı yoktur Bitki Özleri ve Çayı mideyi besleyen damarları temizlemiştir. Taş yutsanız hazmedecek kadar güçlenmiştir.
Krampı engeller
Boğa kadar güçlü
Çörek otu özü damar spazmlarını önler. Damarların pürüzleşmesine yol açar. Aynı şekilde damar kramplarını engeller. Kan dolaşımı bozukluğu çeken damarların gevşemesine ve düzelmesine neden olur. Baş ağrıları kesilir, kulak çınlaması azalır, akciğerler ve bronşlar daha iyi çalışmaya başlar. Nefessiz kalmış hissetmezsiniz.
Evden çıkarken ayaklarınızdan dolayı endişe duymazsınız. Bütün gün yürüseniz bile sorun çıkarmayacak, yorulmayacak ve şişmeyeceklerdir. Ayakkabınız ve çoraplarınız artık ayaklarınızda iz bırakmaz.
Kalp üstündeki baskıyı kaldırır
Rahatlamış ve sakinleşmiş hissedersiniz. Bilincinizi bulanıklaştıran ve odaklanmanızı engelleyen inatçı ağrı artık yoktur. Ağrınız kalmadığı için alışık olduğunuz sesler, kokular daha yoğun hissedilir.
Aslan kulağı özü damarların içinde dolaşarak kan pıhtısı arar. Kanı sulandırarak dolaşımını iyileştirir. Pıhtıları ve hatta küçük anevrizmaları parçalar. Damarlarda birikmiş kalsiyum tuzu birikintilerini ve ilaç kalıntılarını yıkar. Göğsünüzde hissettiğiniz baskı kalkar, daha rahat nefes alırsınız. Kalp atışı normal seviyesine döner. Aritmi ve taşikardi şikâyetiniz kalmaz. Kalbinize aniden giren sancılar yok olur. Kalp krizi geçirme riski sıfıra iner. Damarları tamir eder Amarant tohumu damarların duvarlarını tamir eder. Amarant tohumu molekülleri küçük çatlakları yama yapar gibi kapatır. Beyin felce karşı düzgün şekilde korunur. Hücreler besin ve oksijen almaya başlar. Başınızı daha hafifmiş gibi hissedersiniz.
Mutlak sakinlik durumu
Kıskanılacak dinçlik Yoğun geçen bir mesai gününün sonunda bile evinize zihniniz açık dönersiniz. Beyniniz artık bir saat gibi tıkır tıkır çalışıyordur. Kendinizi yorgun hissetmezsiniz. Güzel bir uyku Başınızı yastığa koyduğunuz anda uykuya dalmaya başlarsınız. Eskiden olduğu gibi yatağın içinde saatlerce uyku tutmadan bir o yana bir bu yana dönmelerden iz kalmaz. Artık iş çok kolaylaşmıştır. Ne zaman uyuyacağınıza siz karar verirsiniz ve bedeniniz buna uyar.
Kelebek etkisi Bitki Özleri ve Çayı kelebeğin kanat çırpması gibidir
ANDL-59
Anadolu . Life
AZ H a li lk iErRİYnIsLa M nı Fi
İSTENEN BATILI GİBİ NESNEL DÜŞÜNCE; EL DE AVUÇTA ŞARK KAFASI ÖZNEL DÜŞÜNCE! NEDEN, NİÇİN, NASIL?
BİLGİ 5 harftir. 4'ü İLGİ 'dir. Milenyum çağına girerken hepimizin ortak bir kaygısı, haklı şikayetleri var. Neden yine yeni yeniden dini ve politik kutuplaşma; sözün özüne değil, gücüne itibar; cehalet övgüsü; karizmatik lider, şefaatçi şeyh, torpil, hile ile iş aş tayin atama yapabilecek emmi, dayı. Hani ehliyet, liyakat, adalet, kul hakkı, faile değil de fiile bakış! Kim bu çobansız yapamayan, dejerine ol(durul)muş eş, dost, akraba, konu komşu, TV'deki magazin malzemeleri olmuş kalabalıklar? Haydi bu genlerimize işlemiş şark toplumu virüsünün ilmi izahını bulabilmek için biraz derinlere dalmaya... Sosyoloji ilmi geleneksel toplumdan modern sanayi toplumuna geçişte yaşanan toplumsal krizleri anlama, kavrama ve çözümler üretmek için 19. Yüzyılda ortaya çıktı. Haliyle çıktığı zaman, mekan, toplumunun sorunları ve ihtiyaçları doğrultusunda değişimin sebep sonuçlarını, dinamiklerini ve taraflarını anlamaya çalıştı. Bu başlıklar altında aile, dini anlayışlar, eğitim, değişen toplumsal ilişkiler ve bireylerin konumlarını, rollerini kaleme aldı. Ama bagajında karanlık ortaçağ Avrupa'sının gücünü göklerden aldığını iddia eden Tanrı krallar; bunların sağ taraflarında konumlanmış işbirlikçi destekçi din adamları ve feodal ağalar ile maaşlı askerlerini; akletmet, sorgulamak, anlamak, bilmek sizin neyinize? Bu dünya yalan ve pis. Siz kullar, fakirler, kaybeden mazlumlara öldükten sonra Cennet deyip; yine o kaybedenlere yine o ağzında gümüş kaşıkla doğanların Cennetten arsalar satışlarına başkaldıran Martin Luther dahil İbn-i Haldun, Antik Yunan düşünürleri de vardı. Luther'in bağnaz Katolik kilisesine protestosu sonrası reform ve ancak sonrası Rönesans ile tanışıldı. İşte bu kadim serüvenden sonra iki kavram vücud buldu. Objektif (nesnel), subjektif
ANDL-60
(öznel) düşünce. İşte bu aklını ipotek etmiş yığınların olaylara, kişi ve kavramlara bakış açılarını kavrayabilme için bu iki kavrama da bir göz atalım... OBJEKTİF OLMAK: Nesnel yani tarafsız olmak anlamına gelir. Öznelliğin karşıtı olan nesnellik ya da tarafsızlık, bir durum karşısında görüş ve duyguları göz ardı etmek demektir. Başka bir ifadeyle ortaya atılan bir düşünce hakkında tarafların etkisi altında kalmaksızın doğru olanı çıkarabilmektir. SUBJEKTİF OLMAK İSE: Latince kökenli olan ve dilimize Fransızca üzerinden geçen subjektif kelimesinin anlamı olaylara kendi görüş açısıyla bakmak, olayları kendi görüş açısıyla değerlendirmek, bireysel ve kişisel değerlendirme yapmak olarak özetlenebilir. Objektifliğin tam zıttı olan bu durum, taraflılık, öznellik olarak ifade edilir. Objektifin tam zıttı olarak taraflı olma, öznel olma anlamına gelir. Bir duruma duygu ve düşüncelerin dahil edilmesi ve öznellikten uzaklaşılması subjektiflik olarak nitelendirilir.İşte bu iki kavramdan hareket ile ; OBJEKTİF ANLATIM NE DEMEK? Doğruluğu ya da yanlışlığı kişiden kişiye değişmeyen deney ve gözleme dayanan tarafsız yargılara nesnel yargı denir. Bu yargıların kullanıldığı anlatıma da nesnel anlatım yani objektif anlatım denir. Objektif anlatımda tarafsızlık esastır. Sözün çoğu cahile anlatılırmış. Hasılı bu yazımı da Türk ulusunun kutlu, son aydınlanma meşalesi taşıyıcısı, Bozkurt'u Mustafa Kemal Atatürk'ün veciz sözü ile tamamlayarak saygı, sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Bir dahaki yazıma kadar esen kalın... "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir!... '
22 Mayıs 2021 Narlıdere / İZMİR
R E D I TA TI
ED
T
A S S O C I AT
N AT I O NA R E
ON
L
C C A
IN
www.ulakder.org i n fo @ u la kd e r.o rg
www.iao.org [email protected]
Anadolu . Life Edebî Kişiliği Türkçenin inceliklerine vâkıf olan ve devrinin şairleri arasında Nesîmî'den sonra ikinci sırayı alan Şeyhoğlu Mustafa, Arapçayı, Farsçayı, eski kültürü ve kaynakları bilen, dil bilinci ile eser veren bir şair ve yazardır. Şeh-nâme'den, Kelile ve Dimne ve Mesnevî-i Ma'nevî'ye kadar Farsça ana kaynaklara olan hâkimiyeti eserlerine de yansımıştır. Şeyhoğlu, Kenzü'l-Küberâ'da kendi devrini ve toplumu gözleyip eksiklikleri de tenkit etmiştir.
ŞEYHOĞLU MUSTAFA
Sadrüddîn
Şeyhoğlu Mustafa Kimdir? Hayatı, Eserleri, Şiirleri Şeyhoğlu Mustafa (d. 1340- ö. 1401?) XIV. yüzyılda Germiyan (Kütahya) bölgesinde yetişen şairlerin başında gelir. Hurşîdnâme'de adının Mustafa olduğunu belirten ve Kenzü'l-Küberâ ve Mehekkü'l-Ulemâ'yı 1401 yılında yazdığı zaman 62 yaşında olduğunu açıkça söyleyen Şeyhoğlu, buna göre 1340 yılında doğmuştur. Germiyan beyi Süleyman Şah zamanında Germiyan sarayında nişancılık ve defterdarlık görevlerinde bulunan Şeyhoğlu, daha sonra Yıldırım Bayezid'e (salt. 1389-1402) intisap ederek Osmanlı sarayında da bulunmuştur. Şeyhoğlu'nun nerede, ne zaman öldüğü ve mezarının nerede bulunduğu da belli değildir. Abdülvâsî Çelebi'nin 1414 yılında yazdığı Halîl-nâme'de Şeyhoğlu Mustafa'dan da bahsetmesine bakılırsa şairin, 1414 yılına yakın bir zamanda öldüğü söylenebilir. Eserlerinde "Şeyhoğlu" mahlasını kullanan şair, bazı şiirlerinde ise, aynı anlama gelen "İbni Şeyhî" mahlasını kullanmıştır. Marzuban-nâme'nin Kahire Devlet (Eski Hidiviye) Kütüphanesi'nde tam olan nüshasının iki yerinde "Sadrüddîn" ismi de geçmektedir. Bu durumda şairin Şeyhoğlu Sadrüddîn olarak anılması gerekir. Şeyhoğlu Mustafa'nın Edebî Kişiliği ve Eserleri
ANDL-62
Eser yazmaya tercüme ile başlayan Şeyhoğlu'nun eserlerinde öğretici taraf ağır basar. Şeyhoğlu, dille ilgili görüşlerine daha çok Hurşîd-nâme'de yer vermiş ve bu eserinde Türkçenin işlenmediğini, soğuk, tatsız tuzsuz, lezzetsiz ve yavan olduğunu anlatarak bu dilin gelişmesi için büyük emek sarf ettiğini belirtmiştir. Türkçeyi kullanmada ustalaşan ve kendine has bir üslubu olan Şeyhoğlu, işlenmiş nesriyle Sinan Paşa'nın öncüsüdür. Onun bazı şiirleri eda, ses, söyleyiş, vezin, kafiye, coşkunluk ve akıcılık yönünden on altıncı yüzyılın şiirini aratmayacak niteliktedir. Bu durum, Şeyhoğlu ve çağdaşları tarafından on dördüncü yüzyılda dilin işlenmesine bir hayli emek sarf edildiğini, Türk edebiyatının geliştiğini ve böylece Türkçenin büyük devlet dili olarak hazırlanmış bulunduğunu da gösterir. Türkçeyi iyi kullanan, nazım tekniğini bilen Şeyhoğlu, şiirlerinde ve nesirlerinde Türkçenin yapısına aykırı olan "ki"li cümlelere az yer vermekle üslubuna akıcılık sağlamıştır. Şeyhoğlu Mustafa'nın şiirleri, çağdaşı Ahmedî'nin şiirlerine göre daha akıcı ve daha liriktir. Ancak Şeyhoğlu kimi şiirlerinde mahlas kullanmamıştır. Halkın psikolojisini ve dilini çok iyi bilen Şeyhoğlu, neyi, nasıl ve ne zaman söyleceğini çok iyi hesap eder. O, eserlerinde atasözlerine de yer vermiş, sanat gayesi güderken Türkçenin sırlarına dikkat ederek halk diliyle, doğal bir şekilde yazmıştır. Bu şekilde akıcı ve coşkulu dille yazdığı şiirleri daha sonraki yüzyıllarda da etkili olmuştur. Eserlerinde Türkçe kelimelere, özellikle halk tabiri ve atasözlerine geniş yer veren,
Anadolu . Life Kabus-nâme tercümeleri ile Kenzü'l-Küberâ ve Mehekkü'l-Ulemâ adlı eserleri mensurdur.
Türkçe yazmakla övünen, gayretli ve başarılı bir şair ve yazar olan Şeyhoğlu, gerçek bir söz ustasıdır. Şeyhoğlu'nun daha çok kısa cümleleri kullanması, tercümelerine âdeta telifî eser özelliği kazandırmıştır. İktibas yapmayı pek tercih etmemiş, ancak âyet ve hadislerin tercümesini vermiştir. Böylece iktibaslarla değil Türkçe ifadeler ile telmihte bulunmuştur. Arapçadan yaptığı iktibaslarda halkın anlayabileceği veya halka yabancı olmayan kısa ibareleri seçmiştir. Şeyhoğlu'nun şiirindeki çekici yönlerden biri de, ele almış olduğu aşk konusunu gönülden işlemesi, güzellikleri görüp ona göre ifadeler kullanmasıdır. Şeyhoğlu'nun bu şiirleriyle kendinden sonra gelen Şeyhî, Ahmed Paşa, Fuzûlî ve Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya kadar çok sayıda şaire tesir ettiğini söylemek mümkündür. Şeyhoğlu Mustafa'nın Eserleri: Şeyhoğlu Mustafa'nın biri manzum üçü mensur olmak üzere dört eseri vardır. Bunlardan Hurşîd-nâme manzum, Marzuban-nâme ve
1. Hurşîd-nâme: Şeyhoğlu, Süleyman Şah adına yazmaya başladığı bu mesneviyi, Süleyman Şah'ın ölümü üzerine 1387 yılında tamamlayarak Yıldırım Bayezid'e sunmuştur. Şair, eserine önce Şebistân-ı Uşşâk adını koymuş, daha sonra bunun kabul görmemesi üzerine Hurşîd-nâme adını vermiştir. 7903 beyti bulan eser, mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün vezniyle yazılmıştır. Mesnevîde Siyavuş'un kızı Hurşîd ile Ferahşâd arasında geçen aşk hikâyesi anlatılmıştır. Şeyhoğlu'nun kahramanları, Arap, Türk, Fars ve Moğol tarihinde yer alan şahıslardır. Eserde Şeh-nâme'nin etkisiyle İran kaynaklı şahısların çokluğu dikkat çeker. Şeyhoğlu İslam tarihindeki olaylardan da yararlanmış, âdet ve örfler ile saray teşrifâtına geniş yer vermiştir. Şair, ayrıca masal unsurlarından faydalanıp bütün âşıklara görmeden âşık olma durumunu yaşatmıştır. Eserde, yer yer kahramanların ağzından söylenmiş 19 gazel ile bir tercî'-i bend bulunmaktadır. Şeyhoğlu'nun bu gazellerde 9 ayrı vezin kullanmış olması, onun sanat zevkine sahip usta bir şair olduğunu gösterir. Şeyhoğlu Hurşîd-nâme adlı mesnevisinin baş kısmında tevhid, münacat ve na't da yazmıştır. Miraciyye de yazmış olan şair, sırayla, dört halifeyi överek anlatmış ve kitabının yazılış sebebini belirtmiştir. Ayrıca eserde şiiri hakkında bilgi verip Türkçe üzerine görüşlerini ifade eden Şeyhoğlu, bu eserinde Türkçenin işlenmemiş, sert, kaba ve tatsız bir dil olduğunu ve tanınmadığını söyleyerek eseri yazarken büyük çaba harcadığını vurgulamıştır. Anadolu halkı Türkçe konuştuğu için Türkçe yazdığını söyleyen Şeyhoğlu, başarılı ve büyük bir eser ortaya koymuştur. Hurşîd-nâme, ayrıca siyaset yönü ile Kenzü'l-Küberâ adlı eserine başlangıç olması bakımından da önemli bir eserdir. 2. Marzuban-nâme: Germiyan beyi Süleyman Şah adına Farsçadan Türkçeye çevrilmiş mensur hikâye ve masalların yer aldığı bir eserdir. Öğretici yönü ile Kelile ve Dimne'ye benzeyen Marzuban-nâme'nin ilk yazarı İran'ın Mazenderan bölgesinde hüküm süren Marzubân bin Rüstem'dir. Daha sonra Sadeddin Varavinî eseri yeniden yazıp Azerbaycan Atabeyi olan ANDL-63
Anadolu . Life Ebu'l-Kasım Rabîbüddîn'e ithaf etmiştir. Marzuban-nâme üzerinde ilk tanıtmayı A. Zajaczkowski yapmış, ancak A. Zajaczkowski'nin tanıttığı Warşowa Üniversitesi İslam Eserleri Kütüphanesi'nde bulunan Marzuban-nâme nüshası, İkinci Dünya Savaşı sırasında yanmıştır (1944). Eserin bugün elde bulunan tek nüshası ise, Berlin Devlet Kütüphanesi'ndedir. 69 yaprak olan bu nüshanın baş kısmı noksandır. Sayfasında 14 satıra yer veren okunaklı, harekeli nestalik bir yazı ile yazılmış olan bu nüsha üzerinde Zeynep Korkmaz çalışmıştır. Korkmaz, Marzuban-nâme üzerinde geniş bir dil araştırması yaptığı çalışmada, eserin metin, sözlük-dizini ile tıpkıbasımını da yayımlamıştır (1973). 3. Kabus-nâme Tercümesi: Şeyhoğlu'nun Farsçadan çevirdiği başka bir eseri, ahlâk ve siyâset kitabı olan Kabus-nâme'dir. Şeyhoğlu, aslı dokuz bab olan eserin tercümesine onuncu babı da eklemiştir. Eserin aslı Mısır Hidiv Kütüphanesi'ndedir. 4. Kenzü'l-Küberâ ve Mehekkül-Ulemâ: Şeyhoğlu Mustafa'nın ömrünün sonuna yaklaştığı bir dönemde, tecrübelerinden hareketle yazdığı siyaset ahlâkı ile ilgili mensur bir eseridir. Şeyhoğlu, son eseri olan Kenzü'l-Küberâ ve Mehekkü'l-Ulemâ'yı önceleri Germiyan, sonraları Osmanlı sarayında bulunan Paşa Ağa bin Hoca Paşa adına yazmıştır. Kenzü'l-Küberâ'nın bilinen tek nüshası, Yapı Kredi Bankası Kütüp hanesi'nde bulunmaktadır. 120 yaprak olan ve sonradan numaralanan eserin asıl kısmı, dört bölümden oluşur. Hamdele ve salveleden sonra asıl bölüm başlar. Şeyhoğlu, eseri Türkçe telif ettiğini ve 803H.=1401M. yılında tamamladığını belirtmiştir. Yazar, eseri için "te'lif" kelimesini kullanmasına rağmen, Kenzü'l-Küberâ'nın Necmeddîn-i Râzî'nin Mirsâdü'l-İbâd'ından yapılan bir tercüme olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Bu duruma ilk defa işaret eden Fuat Köprülü, sonradan bu fikir üzerinde durmamıştır. Orhan Şaik Gökyay da eserin tercüme olduğunu belirtmiştir. Bu iddiada bulunanlar, her iki eserin başlıklarındaki benzerliklere göre tercüme kanaatine varmışlardır. İki eser karşılaştırıldığı ANDL-64
zaman Şeyhoğlu'nun Kenzü'l-Küberâ'nın iskeletini, Necmeddîn-i Râzî'nin Mirsâdü'l-İbâd'ından aldığı, fakat eserini tecrübe ve gözlemleriyle zenginleştirip geliştirdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca eserde, Hurşîd-nâme'den bir hayli alıntıların yanında Elvan Çelebi, Gülşehrî, Hâs, Hoca Dehhânî, Hoca Mesud, Celâleddîn-i Rûmî ve Yûsuf-ı Meddâh gibi şairlerden alınmış şiirler de vardır. Bu şiirler, Kenzü'l-Küberâ'nın Mirsâdü'l- İbâd'ın bire bir tercümesi olmadığını ortaya koyduğu gibi edebiyat tarihi yönünden eserin değerini artırmıştır. Kenzü'l-Küberâ, taşıdığı dil özellikleri yönünden Eski Anadolu Türkçesi içinde yer alır. Eser, açık ve samimi dili ile daha sonra yazılan eserlerle gelişen Türk nesrine temel oluşturmuştur. Yazar eserinde, Kur'an ve hadis olmak üzere ana kaynakları esas almış, peygamberlerden ve geçmiş padişahlardan örnekler vermiş, devlet idaresi ile ilgili terim ve deyimleri de kullanmıştır. Kutadgu Bilig'den sonra Türk kültür tarihi içinde ikinci, Batı Türkçesi'nde ise ilk yazılan siyaset kitabı olan eser, devlet ve toplum idaresi yönünden, bilhassa kuruluş devri için büyük önem taşımaktadır. Divan'ı bulunmayan Şeyhoğlu'nun Hurşîd-nâme'si içinde kahramanların dilinden söylediği 23'ü gazel olmak üzere 36 manzumesi vardır. Hurşîd-nâme'de Ferahşâd'ın Ağzından Söylenmiş Bir Gazel fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'itün Çün bulınmadı cihânda derdüne dermân gönül Yiridür bu hasret ile ger alursan kan gönül Işk bâzârında sana çünki hâsıldur ziyân Bellü bil kim assı kılmaz nâle vü efgân gönül Devr içinde ser-be-ser bîmâra tîmârın viren Bir imâratlık sana virmedi iy vîrân gönül İy dirîgâ bunca herc ü zecr ü gam görmiş iken Almadın dâdın felekden virisersin cân gönül Gerçi yârun vuslatı haccında bayram itmedün Yigrek oldur furkat içün olasın kurbân gönül Lâcerem ışkun belâsına mutî' olmak gerek Kimsenün hükmine çün olmadun fermân gönül Sen ki manzûrun felekdür nice olursın helâk İy gönül hayrân gönül olma gönül giryân gönül
Medya Ajans E lite Me dya Aj ans Telefon: +90 232 453 29 72 Mobil : +90 542 270 94 02 +90 542 270 94 02 İzmir - Turkey www.elitemediaajans.com [email protected] elitemedyaajans elitemedyaajans elitemedyaajans elitemedyaajans elitemedyaajans
ANDL-65
Anadolu . Life
SİNEMANIN TARİHÇESİ SESSiZ SiNEMA V. Sessiz Sinemanın Klasik Çağı (1925-1928) Fransa'da 1919'da başlayan izlenimci avangard 1929'a kadar ürüı:ı vermeye devam etti. Germaine Dullac'ın İspanyol Bayramı (1919) ve Gülümseyen Bayan Beudet filmlerinin (1922), Louis Delluc'ün Ateş'inin (1921), Jean Epstein'in Sadık Kalp'inin, Mareel L'Herbier'nin Eldorado'sunun (1923) ve Jean Renoir'ın Sudaki Kız'ının (1924) ardından bu şiirsel sinema anlayışı, ışığı alabildiğine iyi kullanan Alberto Cavalcanti (Küçük Lili, 1928) ve Jean Gremillon (Fener Bekçileri, 1929) ile birkaç önemli eser daha verdi. 1925 ile 1930 arasında Alman sanatçılarının araştırmaları sonucu saf sinemanın yükselişine tanık olundu ve bu avangard sinema birçok soyut film ortaya koydu: Henri Chomotte'in Yansıma ve Hız Oyunları (1925) ve Beş Dakikalık Saf Sinema'sı (1926), Jean Gremillon'un Mekanik Fotojeni'si (1925), Marele Duchamp'ın Anemik Sinema'sı (1925) ve Soyut'u (1927), Germaine Dulac'ın 957. Plak'ı (1927), Arabesk'i (1928) ve Temalar ve Çeşitlemeler'i (1930), Eugiene Deslaw'ın Makinaların Yürüyüşü (1928) bunların başhcalarıydı. Aynı yıllarda dadacıhkla gerçek üstücülüğün estetik
kurallarından hareket eden bir başka avangardın geliştiği de görüldü. Buna göre sinemada nesne ve özne, süreklilik ve kopuş, karşıtlıklar ya da zıtlıklar aynı gerçekliğin farklı görünümlerinden başka bir şey değildi. Tek bir Mantık değil, Mantıklar, tek bir Gerçek değil Gerçekler vardı; karşıthklardan, çelişkilerden sözediANDL-66
lemezdi, akılcı denilen düşünce yokolmuştu. Andre Breton'un, İkinci Gerçeküstücüler Bildirgesi'nde dediği gibi: "Her şey bizi düşüncenin vardığı belirli bir noktada yaşam ve ölüm, ger19 çek ve hayal, geçiniş ve gelecek, iletilebilir olan ve olmayan, yukarısı ve aşağısı gibi kavramların çelişki olarak algılanmaktan çıktıklarına inanmaya götürmektedir. Gerçeküstücülüğün o noktayı belirleme amacından başka bir varoluş nedeni olduğunu sananlar boşuna bir çaba harcarlar." Psikanalizin etkisinde kalan gerçeküstücü avangard düşlere, bilinçaltından doğan "şaşırtıcı in:ıgelere" büyük önem vermektedir. Ve bu okulun filmleri seyirciden "düşten düşe katılım" beklemektedir (Detay). Saf gerçeküstücülüğün en fazla iz bırakmış filmleri arasında Man Ray'ın Emak Bakia'sı (1927) ile Deniz Yıldızı'nı (1928); Gcrmaine Dulac'ın Denizkabuğu ve Rahip'ini (1928); Roger Livet'nin Ölümcül Yaralı Çiçekleri'ni (1929), Jean Cocteau'nun Şairin Kanı'nı (1 928) saymak mümkündür ... Luis Bunuel'in, Gaston Modo, Lya Lys, Max Ernst ve Pierre Prevert'in aynadıkları (müziği Van Parys'çe hazırlanmıştır ve Beethoven, Wagner ve Mendelssohn'un eserlerinden bölümler içerir) Bir Endülüs Köpeği (1928) ve özellikle Altın Çağ (1930) filmleriyle Jean Vigo'nun Nis Üstüne (1930) filmi de, düşsel ve tuhaf olanla kara mizahı birleştiren, türün başka örnekleridir. Savaş sonrasının genç Fransız okulu bize şaşırtıcı sayıda kaliteli film vermiştir. Bu sinemacıların başında Rene Clair (1898-1981) gelir: Eugene Labiche ve Marc Michel'in eserinden uyarlanan !talyan Hasır Şapkası (1927), Kule, yine Eugene Labiche ile Marc Michel'in bir perdelik bir oyunlarından yola çıkan Iki Mahçup (1928), Paris Damları Altında ve Milyon (1930) Clair'in bu yıllarda çevirdiği filmlerin başlıcalarıdır.
BarthClemy Amongual Perde Arası'nın
Anadolu . Life sayılabilmekte, öfke ve azaptan gerilmiş cildin kırışıklarına sızan ter ve gözyaşı damlaları seçilmek te, bakışiara yansıyan alaycı, acımasız ya da heyecanlı ifadeler insanın içine işlemektedir.
yönetmeni hakkında şunları yazmaktadır: "Bir sinema ustası. Charlie Chaplin'den sonra gelmiş geçmiş en büyük komedi yaratıcısı. Bir yönetmen değil, bir sinema yaratıcısı (auteur). Ikinci avangardın başkahramanı. Clair ve Vigo. Fransız sinemacılarının en Fransız ve kartezyen (akılcı) olanları. Fransız sinemasının üç büyüğünden (Clair, Renoir, CarnC) biri. Ekranın ilk klasik yaratıcı sinemacısı. Fransız Akademisi'ne giren ilk sinemacı." Jacques Feyder (1888-1948) de Atlantis, Çocuk Yüzleri ve Crainquebille'den sonra Almanya' da Gina Manes'in başrolü oynadığı fevkalade bir Therese Raquin (Zola) uyarlaması yönelir. iean Renoir 20 (1894-1979) Sudaki Kız'da (1924), Nana'da (1926) ve Alldersen'in bir masalından uyarladığı Küçük Kibritçi Kız'da (1928) oynattığı karısı Catherine Hessling'i ilk büyük yıldızı yapar. Mareel Cam e 1 929' da eleştirmenlerin övgüsünü kazanan bir kısa metraj çeker: Nogent, Pazar Günü Eldoradosu. Jean Gremillon, Açık Havada Bir Gezinti (1926), Maldonne Bobs (1927), Fener Bekçileri (1928), Küçük Lisa (1929) fılmlerini, Jean Epstein de Paul Morand'dan yola çıkarak Altı Buçuk On Bir, Üç Yüzlü Ayna (1927), Edgar Alien Poe'nun Usher Evinin Çöküşü (1928) öyküsünden yaptığı uyarlama ve Brütanya'yla ilgili öykülü bir dokümanter olan Finis Terrae'yi (1929) çevirir. Aynı yıllarda Danimarkah Cari Dreyer Norveç'i terkederek sessiz sinemanın en önemli eserlerinden biri olan Jeanne d' Are'ın Çilesi'ni (1927-1928) çevirmek üzere Fransa'ya gelir. Filmin Joseph Delteil ve Cari Dreyer'in birlikte hazırladıkları senaryosu hakkında Roger Boussinot şunları yazmaktadır: "Senaryo, Jeanne'ın bilindiği gibi saklanmış olan mahkeme zabıtlarına dayalı sorgulamasını ele almakta ve sorgunun ana noktalarını vurgulamakla yetinmektedir. Böylece trajedi detaylanndan ayıklanarak özüne, yargıçların karşısına çıkarılan bir insanın trajedisine indirgenmektedir ... Bütün mahkeme sanık ile yargıçlarının yüzlerine -ve tutumlarına- yansıdığı biçimde aktarılır. Aktörler kamera önüne hiç makyajsız çıkınaktadırlar. Yakın çekimde derinin neredeyse gözenekleri
Başka her şeyden arındırılmış bu gerçekçi efektler surata inen bir yumruğun şiddetine sahiptir." J. Mitry senaryo hakkında, "Eser, yakın plan çekimlerinin aralıksız birbirini izlemesi şeklinde ilerler: Bakışlar, dudakların titremesi, hatta kirpikierin birbirine değmesi bile görülebilir. Film için ofatoryo denmiştir ve bu hiç de abartma değildir." diye yazar. Georges Sadoul da şöyle der: " .. .Jeanne d' Are duruşmasının gerçeğe uygun sorgulaması, zamanla birlikle mekanda birliğin (hapishane ve Jeanne'ın yakıldığı yer) trajediye tüm yoğunluğunu kazandırabilmesi için tek bir güne sığdırılmıştır. Ustaca kullanılan sessizliğin, hareketsizliğin ve 21 birkaç simgesel aksesuarın dışında Dreyer filmini her şeyden önce çok sağlam şekilde kurulmuş diyaloglara dayandırmıştır. ( ... ) Filmin büyük bölümünde hareket sadece yargıçların soruları ve Bakire'nin yanıtlarıyla sağlanır. Seyirci soluk soluğa, Cuchon'un (Sylvain) dolgun dudaklarıyla Jeanne'ın (Renee Falconetti) titreyen dudaklarından dökülecek sözleri bekler ... Gerçekçiliğini, tüm çıplaklığıyla ortaya konan yüzlere dayandıran Dreycr, makyaj, peruk vb şeyler kullanmamasına gerekçe olarak, o sırada yeni bir keşif olan pankromatik pelikülün hassasiyetini göstermiştir." (Filmi n dekorları da son derece sadedir.) Sessiz sinemanın altın çağına damgasını vuran bir başka gelişme de, Fransız avangardının belgeseliere yönelmesidir: Georges Lacombe'un Bölge'si, Marc Allegret'nin Andre Gide'den yola çıkarak yaptığı Kongo'ya Yolculuk'u, Cavalcanti'nin Clifford McLaglen'le gerçekleştirdiği Zamanın Önemi... Pierre Chenal, Eugene Deslaw, Jean Lods'un kısa metrajları ve özellikle Jean Painleve'nin fiks imaj, hızlı ve yavaş çekim ve benzeri tüm tekniklerden yararlanılan bilimsel filmleri (Ahtapot, Denizdibi ... ), bilgi verıne ya da di-
ANDL-67
Anadolu . Life
daktik kaygı, bilimsel endişe ve şiirsel görüşün kaynaştırılmasında Olağanüstü başarılıdır. Almanya'da sanatçıların kitle halinde Amerika'ya göç etmelerine rağmen birkaç yönetmen, özellikle ülkelerinde kalan G. W. Pabst ve Fritz Lang sessiz sinemanın son yıllarına damgasını vuran çok başarılı filmler yaptılar: 1925'te Felix Ho!Uinder'in romanından uyarlanan, Boss rolünde Emil Jannings, genç kadın rolünde Lya de Putti ve Artinelli rolünde Warwick Ward'ın aynadıkları Dupont'un tek başyapıtı Varyete; G. W. Pabst'ın Hugo Bettauer'in romanından uyarladığı, Greta Garbo, Asta Nielsen, çirkin fıziğiyle ünlenen Valeska Gert, daha önce Caligari'yi oynamış, bu filmde kasabı oynayan Werner Krauss ve o yıllarda tanınmayan bir genç figüran olan Marlene Dietrich'li Neşesiz Sokak gibi. Varyete'de olduğu gibi bu son filmde de gerçekçiiilde dışavunımculuğun birbirine karıştığı görülür. Fritz Lang'ın 1926 yapımı (UFA) Metropolis'i ise dev dekarları, kullanılan çok sayıda aktör (750) ve figüranla (40.000'a yakın) D. W. Griffith ya da Cacil B. De Mille'in üstün yapımlarıyla rekabet eden bir filmdir. 22 Amerika ticari üstünlüğünü iddialı, ölçüsüz, dev boyutlarda dekorlarla çevrilen filmlerle sürdürmektedir: Cecil B. De Mille'in 1927'de H. B.' Warner ve Dorothy Cummings'le çevirdiği Hazreti lsa ya da Fred Niblo'nun ANDL-68
1927'de General Lew Wallace'ın romanından yola çıkarak çevirdiği, başrollerinde Ramon Novarro ile Francis X. Bushman'ın aynadıkları BenHur filmleri gibi. King Vidor 1925'te, onu birinci sınıf bir yönetmen olarak kabul ettiren gerçekçi ve üstün yapım türünde bir savaş filmi çevirir: Büyük Gösteri. Vicdor'un gerçekçi yaklaşımı, büyük başarı kazanan bir başka filmine daha (Kalabalık, 1927) damgasını vurmuştur. John Ford onu westernin en büyük ustalarından biri yapacak olan karİyerine başlar ve 1924'te Demir At'ı (George O'Brien ve Madge Beliamy ile), 1925'te Şanlı Saldırı'yı (Kentucky Pride), 1927'de üç Kötü Adam'ı (George O'Brien ile), 1928'de Dört Oğul'u (Margaret Mann ile) çevirir. Robert Flaherty Kuzey! i Nanouk'tan sonra çevirdiği Moana'da (1926) yine üstün bir başarı elde eder. Charlie Chaplin artık en olgun eserlerini vermektedir: Altına Hücum (1926), Sirk (1928) ve Şehir Işıkları (1931) gibi. Bu filmlerde Şarlo'nun o taklit edilmesi olanaksız komedi anlayışı daha da zenginleşmiş ve keskinleşmiştir. Nihayet bu dönemde Tavşan Oswalld, sonradan Mickey adını alacak olan Fare Mortimer gibi kahramanlar yaratan W alt Disney ve benzeri büyük sanatçılada canlandırma sinemasının doğup başarı kazanmasına da tanık oluruz: Fleischer kardeşler Betty Boop ve Popeye adlı kahramanlarını, Pat Sul !ivan da ünlü Felix adlı kedisini yaratırlar. Amerika'ya yerleşen yabancı sanatçılar başarılı eserler vermeyi sürdürınektedirler: Murnau'nun 1927'da ilk Hollywood Oscar'ını kazanan Şafak, yine F. W. Murnau'nun Robert Flaherty'yle birlikte !929-1930'da çevirdiği, Anne Chevalier rolünde R6ri'nin, yaşlı şef rolünde Matahi Hitu'nun, paliste Jean'ın, yüzbaşıda Jules'ün, Çinli rolünde de Kough'un aynadıkları Tabu ve Sjöström'ün 1926'da çevirdiği Kızıl Harf ile özellikle 1 928'de yaptığı Rüzgar bu filmierin başında gelir. Sjöström bu önemli eserlerini iki
Anadolu . Life
harika oyuncuyla, Lars Hanson ve Lillian Gish'la yapmıştır. Stemberg üç başarılı film çevirir: Ben Hecht'e bir Oscar kazandıran Underworld ya da Yeraltı Dünyası (1927); 23 Macar Paul Fejos, Glenn Tryon ve Barbara Kent'le büyük bir duyarlılık ve etkileyici bir inceliğin ürünü olan Yalnızlık adlı filmi (1928); Jacques Feydere Greta Garbo ile Buse'yi çevirirler ... 1920'ler Sovyet sinemasının kendini kabul ettirmeye başladığı yıllardır. Bu dönemde kurarnları SSCB'de sinemayı derinden etkileyecek olan çok çeşitli sanat akımlarının ortaya çıkışına tanık olunur. - Dziga Vertav "gerçek-sinema" ya da "göz-sinema" akımının başlatıcısıdır. Amacı basit ve çıplak gerçckçiliği, olduğu gibi yakalayabilmektir. Onun için her türlü dramatikleştirrneyi, edebiyat haşvurusunu, senaryoyu, tiyatroyu redderler; aktörsüz, dekorsuz filmler çevirir. Ona göre görüntüsel olgular ve montaj, film yapmak için yeterlidir. Sincmanın anlatım olanaklarıyla ilgili bu tür araştırmaların izlerine başka yönetmenlerin eserlerinde de rastlanır: Walter Ruttman (Berlin, Bir Kentin Senfonisi, I 928), Robert Siodmak ve Edgar G. Ulmer (Pazar Günü Insanları, 1929), Jean Vigo (N is üstüne, 1929), Mareel Came (Nogent, Pazar Günü Eldoradosu, I 929) vb. - "Sinemayı, nefret edip reddettikleri tiyatro ve edebiyatın karşıtı kabul eden" Kozintsev, Trauberg, Yutkeviç ve Gerassimov, FEKS (Eksantrik Aktör Fabrikası) grubunu oluştururlar. Eksantrikliği savunan bu akım, oyuncuları ve her türlü trükaj ve montaj oyununu ön plana çıkarır.
ve özellikle sinemanın doruklarından biri olan (1958 Belçika Film Festivali'nde "bütün zamanların en iyi 12 filmi" arasında birinci sıraya konmuştur...) Paternkin Zırhlısı (I 925) ile "dört büyüklerden" (diğer üçü Pudovkin, Kuleşov ve Dovjenko'dur) biri olarak kabul edilir. 1928-1929'da Ekim ve Genel Çizgi filmlerini çevirir. Paternkin Zırhlısı dramatik kurgusu ve anlatım gücü bakımından bir başyapıttır. Uon Moussinac film hakkında şunları yazar: "O güne kadar çevrilen hiçbir film ortaya böylesine bir 24 dinamizm, böylesine patetik bir gerçek koymamıştır. Bu başyapıt için, sinemada gerçekleştirileh ilk epik biçim olduğu söylenebilir. Bunu da, insanın en derin duygularını ve en mutlak ah13ki değerleri devrim düzeni içinde yüceltmekle gerçekleştirir. Toplumsal bir senteze ulaşır. Mimarisi, gelişmeleri, detayları ve tüm anlatım biçiminde dizginlerin tamamen yönetmenin elinde bulunduğu ve oyuncuların hayranlık uyandıran bir disiplinle ona uyum gösterdiği bu dram, sinemanın temel yasasının çok parlak bir doğrulamasıdır: Betimleyici bir filmde gerçeklik duygusu daima heyecanı yaratan ana ögedir. "Yıldızları" her şeyin merkezi yapan Amerikan sisteminin ne kadar yanlış olduğunu kanıtlar. ( ... ) Bu filmde basitliğe varan bir ısrarcılıkla dayatılan ne bir doktrin, ne bir teori ne de bir ahl3.k anlayışı vardır; orada yalnızca sinema diliyle anlatılan olgular sergilenir. Edebiyata ve tiyatroya hiçbir şey borçlu olmayan bu film, bütünüyle sinemadır ve bu yüzden sinemaya özgü dilin yaratılması çabasının önemli bir dönüm noktasını oluşturur." Potemkin, olağc.ınüstü bir ustalıkla yapılan montaj efekılerinden kaynaklanan ritmik kompozisyonu bakımından da bir model oluşturur. Ayzenştayn'in kalabalıkları sahneye koymadaki başarısına karşılık Pudokin her şeyden önce psikolojiyle, her bireyin kişiliğiyle ilgilenir. Bunun en iyi örneği Ana'dır (1926). Maksim Gorki'nin ünlü romanından uyarlanan ve sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri kabul edilen
- Lev Kuleşov'un kurduğu Deneysel Laboratuvar, sinemacılara montajm umulmayan sonuçlarını ve sinemacının yaratıcı rolünü kanıtlar ("yönetici her şeydir, oyuncu ise hiçbir şey", Kuleşov'in savunduğu görüşlerin başında gelir). - Ayzenştayn ilk uzun metrajlı filmi Grev (1924) ANDL-69
Anadolu . Life
bu filmde, Pudovkin'in anlayışına uygun olarak Vera Baranovskaya ve Nikolay Batalov'un canlandırdıkları baş kahramanlara olağandışı bir yer verilir. Yönetmen görüşünü şöyle açıklar: "Ben, Kuleşov'le-Ayzenştayn'in yeğledikleri kuru ve hareketsiz anlatım biçimini kullanamazdım; çünkü onların tersine, beni yalnızca insan ilgilendirmekteydi. Ancak ben de insanı, belirli bir topluluğun parçası olduğu ve tarihi olayların akışını, belirli bir atmosferi anlatmaya yardım ettiği ölçüde ön plana çıkardım." Petersburg'un Sonu (1927) ve Asya üzerinde Fırtına (1928) filmleri de gerçek başyapıtlardır. Pudovkin'den söz ederken Uon Moussinac şunları yazar: 25 "Pudovkin, müzikte olduğu gibi hareketin imgeleri anlatmanın önemli bir parçası olduğunu çok iyi anlamıştır; ama hareketi düzene koyan ritm de, imgelerin düzeninin ve sürelerinin bir parçasıdır. Si nemada kompozisyon arayışı sözkonusu olduğunda Pudovkin'in filmleri kadar anlamlı ve yaptığının bilincinde olan bir başka örnek daha tanımıyorum. ( ... ) Ayzenştayn'ın tutkulu sanatı bizi altüst eder, bütün önyargılarımızı ve sanat üzerine edindiğimiz, en güncel arzularımıza rağmen değişmeyen art düşüncelerimizi sarsar ve hatta zaman zaman bize işkence ettiği bile olur. Pudovkin'in sanatı ise bizi bilerek duygulandırır, insanla ilgili olarak hiç bitmeyen düşünme İsteğimizi harekete geçirir, onu daha öteye götürür, isyanlarımızı haklı kılar ve hepimizin en derininde yattığını düşündüğü şeye, bastırdığımız güçlere seslenir. Her ikisi de insanı derinden sarsmakta ve heyecanlandırmaktadır." Moussinac bu iki "dev''i, şu sözlerle karşı karşıya getirir: "Bir Ayzenştayn filmi çığlığa benzer, Pudovkin ise bir şarkıyı anımsatır." Pudovkin'in ustası Lev Kuleşov, Mister West Bolşevikierin ülkesinde'yi (1924), Olüm lşını'nı (1925), Sovyet sinemasının başyapıtlarından biri olan, Jack London'dan uyarladığı Dura Lex'i ANDL-70
(1926), Kadın Gazeteci'yi (1927) ve Şen Kanarya'yı (1929) çevirir. Aynı dönemde Dziga Vertov da "sinema-göz" (Kino Glaz) üzerine teorilerini anlattığı pek çok yazı yazar ve birkaç önemli film yapar. Bunlar Sovyetler Ileri!, Dünyanın Altıda Biri, Onbirinci Yıl (1927-1928) ve özellikle Odessa sokaklarında yaşananların anında filme; çekilmesinden oluşan belgesel nitelikteki Kameralı Adam'dır (1929). " ... Göz-sinema'nın bu yeni eseri gerçek anlamda uluslararası bir sinema dili yaratmayı, mutlak sinema-dilini oluşturmayı, sinema sanatını tiyatro ve edebiyattan tümüyle ayırınayı hedefliyor ... Çekim aletinin neredeyse hiç hareket etmediği, "hayatın" sahneterin zamanlamasına uygun bir sıra içinde kameranın önünden geçtiği fabrika-sinema anlayışının tersine ... Kameralı Adam hayatta olanları oldukları gibi saptayabilmek için gözlem yeteneğini azamiye çıkarmak, olabildiğince çabuk ve kıvrak hareket etmek zorundadır ... Kameralı Adam adım adım hayatı izler."6 -26 Sovyet sinemasının dört büyüklerinin sonuncusu olan Aleksandr Petroviç Dovjenko, frlmlerinde aşk, ölüm, doğa gibi hiç eskimeyen temaları işler ve filmlerine Sovyet sinemasına özgü, o alışılmış gerçekçilik egemendir. Ama bu filmleri benzerlerinden ayıran, büyük lirik ezgiler olmaları, duygusallığın en üst düzeyine varması, toprak ve suyun yoğun bir şiirsellikle işlenmesidir. Bu filmierin başlıcaları Zvenigora (Hazine Dağı, 1928), Dovjenko'nun ilk büyük filmi olan Cephanelik (1928-1929) ve özellikle Stepan Şukurat rolünde Opanas Trubenko ile Yelena Maksimova rolünde Natalka'nın aynadıkları Toprak'tır (1930). Görüntülerin ve bedenierin plastik güzelliği kadar duyguların yüceliği, şarkılardaki büyüleyici lirizm ve bakış açısındaki coşku nedeniyle bugün de dünyanın en iyi filmlerinden biri kabul edilen bu eser, D. Ovjenko'nun "çağdaş bir tema ile, aşk, ölüm ya da doğanın tükenmeyen doğurganlığı gibi laytmotifleri derin lirizmiyle birleştirmeyi başardığı başyapıtıdır." (G. Sadoul) 1925-1930 arasında başka Sovyet sinemacılan da çok sayıda önemli film yaptılar: B. Barnett'in Miss Mend (1926), Şapka Kululu Kız (1927), Trubnaya Sokağındaki Ev (1928); Y. Bliok'un Şangay
Anadolu . Life
Belgeseli (1928); Ester Şub'un Romanaviarın Düşüşü (1927), II. Nikolay ve Tolstoy'un Rusyası (1928), Bugün (1930); Danskoy'un Büyük Şehirde (1928), Yabancı Kıyı (1939); Erınler'in Paris Ayakkabıcısı (1928), Imparatorluk Kalınıısı (1929); Geliabujki ve Moskvin'in Haç ile Asa (1925), Altın Madeni (1925), Şeyianın Tekerleği ve Manto (1926), Kanlı Karlar (1927), Tek Başına (1939); Muşin'in Spartaküs (1928); Oklopkov'un Iştahını Satmış Adam (1928); Ozep'in Sarı Pasaport (1928); Protazanov'un Üç Milyonun Yargılanması (1926), Kırkbirinci (1927), Şeyler ve Insanlar (1929), Aziz Yorgo'nun Mucizesi (1930); Razumni'nin Cellatlar (1925); Rayzman'ın Daire (1927); Room'un Badrum Katında üç Kişi (1926); Çardinin'in Taras Şevçenko (1928); Şiorelli'nin Saba (1929), Çariç'in Korkunç Ivan (1928); Vasilyev'in Orınanda Uyuyan Güzel (1930); Viskovski'nin Pazar Akşamı (1925), Yutkeviç'in Siyah Peçe (1929) gibi filmleri bunların başlıcalarıdır.
1926'da çevrilen Şarkı Hocasının Aşkı ile Heinosuke Goşo'nun 1925 yapımı Gökte Bulut Yok, 1926 yapımı Rüya, Kistırılmış Kız, 1927 yapımı Yalnız ve Haşin ve 1928 yapımı Köyün Gelini adlı filmleridir. Çin'de 1925-1930 döneminin özelliği, yönetmen Cheng Cheng-Siu ile Chang Che-Chuang'ın birlikte oluşturdukları Yıldız adlı film üretim şirketinin kurulmasıyla, Şanghay'da ünlü dramaturg Hong Şen (aynı zamanda Zengin Genç Adam Fuong, Umarım Bir Oğlunuz Olur, Güller Nisanda Açar gibi birçok film de çevirmişti...) tarafından ilk sinema oyuncuları okulunun açılmasıydı. Yabancı sinemaların rekabeti, savaşın Avrupa'da yolaçtığı yıkım, bıraktığı izler ve birçok sanatçının Birleşik Devletler' e göç etmesi gibi etkenierin sonucu olarak, bu yıllarda Avrupa ülkelerinin pek çoğunda ulusal sinema üretimi fazla bir gelişme gösteremedi. GERARD BETTON Matematik Profösörü Fran sa Bilim Yazarları Derneği üyesi Yazarlar Derneği üyesi Bilimsel Araştırınayı Geliştirme İkinci Başkanı Çeviren: ŞiRiN TEKELi ....devam ediyor.....
Ingiltere'de Alfred Hitchcock ilk filmini 1925'te çevirdi: Başrolünde Virginia V aHi'nin oynadığı Zevk Bahçesi. Al27 man sinemacısı E. A. Dupont, 1927'de Beni Seversen Dünya Benim Olur, Moulin Rouge (Olga Şekova ile) ve ardından da Piccadilly (1928) ve Atiantik (1929) filmlerini yaptı. Nihayet, Bramble'la işbirliği yapan lngiliz yönetmen Anthony Asquith ilk filmi olan Kayan Y ıldızlar'ı (Shooting Stars) (1928) gerçekleştirdi. Japonya'da Şojo Makino şirketini kuran T. K. Kinugasa 1925'te izlenimci, dışavurumcu ve gerçeküstücü kaynaklardan esinlenen "yeni-duyumcu" Güneş'i, ardından Şoçiku şirketi için Çılgın Bir Sayfa (1926) ve Kavşak'ı (1928) çevirdi. Ancak Japon sinemasının ilk başyapıtları her şeyden önce Sovyet sinema okulundan etkilenen bir gerçekçilik ve şiirsel bir arayışın damgasını vurduğu filmlerdi. Bunların başlıcaları ho Daisuke'yle Kenji Mizoguçi'nin imzalarını attıkları 1925 yapımı, ı 1 modern tiyatro sahnesini n, "şimpa"nın ekran uyarlaması ve ANDL-71
Anadolu . Life
Koa (Acacıa Koa) Akasya ağaç ailesinden gelmekte olan Koa ağacının diğer bir ismi de Acacia Koadır. Görsel anlamda fazlaca zengin olan bir ağaç türüdür. Göze hitap eden yapısı ile dikkat çekmektedir. Renk düzeni ve görüntüsü olarak fazlaca ilgi çekici güzelliktedir. Sıklık derecesi orta derecededir. Son dönemlerde adı sıkça duyulan ve gitar yerine daha fazla tercih edilmeye başlanan ukulele çalgısı Koa ağacından üretilmektedir. Ukulele Hawaii’nin geleneksel çalgısıdır. Bu çalgı daha soft ve daha güney kısma hitap eden bir müzik seyri sunmak isteyenler için idealdir. Sadece ukulelede değil, Koa ağacı diğer enstrümanlarda da kullanılmaya başlanmıştır. Ses uzama ivmesi bazında bakılınca diğerlerinden daha yüksek bir rakam görülmektedir. Baslarda da gül ağacından daha zayıf ve cızırtılı seslere sahip bir müzik aleti maddesidir denilebilir. Ses olarak çok parlak ve adeta ışıldayan bir sesi vardır. Flemenko tarzındaki gitarlar için de uygun bir ağaç olduğu söylenebilir. Yetiştirildiği yerler de Hindistan, Endonezya ve Filipinler listede adları sayılan ülkelerdendir. Renk olarak da altın ve kırmızımsı kahverenginde seyreden bir özelliktedir. Büyük gözenekli bir ağaç türü olduğundan bahsetmek mümkündür. ANDL-72
Ağaç Boyu: 20 - 30 metre Ağaç Gövdesi: 1 – 1.5 Ortalama Kuru Ağırlık: 610 kg / m 3 Özgül Ağırlık: 53. 61. Janka Sertlik: 5.180 N Kapma Modülü: 87.0 M P A Elastik Modülü: 10.37 GPa Kırma Gücü: 48.7 Mpa Çekme: Radyal: %5.5 Teğet: %6.2 Volumetrik: %12.4 T / R Oranı: 1.1 Hawaii Koa Hawaii koa yapılan bir headdress giyen genç bir kız bırakır. Hawaiian Koa, Janka sertlik ölçeğinde 1.790. Karşılaştırma uğruna en zor yerli türlerden biri olan akçaağaç, 1.450. Sıradan ahşap işleme makinelerinde öğütme ve oymanın kolay olduğu düşünülen koa, yerel siyah cevizlere benzer özelliklere sahiptir. Çoğunlukla açık gözenekli geniş taneli desenler sunar, ancak aralıklı, iç içe geçmiş tane desenleri- 90 derece dalgalanan veya dönüşen tahıl- öğütülürken dışarı üflenir veya yırtılabilir. Hawaiian koa rengi değişir, ancak altın, kehribar ve kırmızımsı kahverengi renklere sahip maun benzeri desenleri korur. Koa'nın bir şerit oluşumunda birbirine karışmış renkleri göstermesi nadir değildir. Frezeleme sırasında problem yaratan kıvrımlı, birbirine
Anadolu . Life Doğal ortamında bir Akasya koa ağaç 100 fitten (30 m.) fazla büyüyebilir. Peyzaj düzenlemelerinde, genellikle çok daha küçük, 20 ila 30 fit (6 ila 9 m.) Arasında kalırlar ve yalnızca 5 ila 20 yıl yaşayabilirler. Koa ağaçları, 40 fit (12 m.) 'Ye kadar çıkabilen hoş, şemsiye benzeri bir gölgelik üretir. En iyi 2.000 fit (610 m.) Ve daha yüksek irtifalarda büyürler, bu da mesken ortamlarında daha aşağılarda uzun süre yaşamamalarının bir nedenidir.
kenetlenmiş tane desenleri karakter katıyor- ve zımparalandığında- özel ahşap işçilerinin ödüllendirdiği bir finişi sergiliyor. El-seçilmiş, yüksek rakamlı koa panoları yüksek fiyatlara komuta ediyor. Koa çürüme ve hatalara karşı dayanıklı değildir ve sızdırmazlık maddesi olmadan dış kullanım için uygun değildir. Akasya Koa Bilgi ve Bakım: Akasya Koa Ağaçları Nerede Büyür? Bir koa ağacı yetiştirmeye, yalnızca koşulların doğru olduğu yerlerde, yani onun anavatanı Hawaii olan yerlerde denenmelidir. Bunlar, doğal ortamlarında en iyi sonucu veren, ancak Hawaii'nin yerleşim bölgelerinde daha kısa ömürlü ve daha küçük boyutta yetiştirilebilen güzel gölge ağaçlarıdır.
Koa Akasya Nasıl Yetiştirilir Daha alçak kesimlerde, kentsel ve yerleşim mahallelerinde büyümeseler de, arazide koa ağacı yetiştirmek popülerdir. Yılda 1,5 metreye kadar hızla büyürler, ancak birkaç on yıldan fazla dayanmazlar. Bu hızlı büyüme ve bahçelerde hızlı gölge ve tarama ekledikleri için ödüllendiriliyorlar. Ağaçlar gür ve daha kısa veya daha uzun ve daha düz büyüyebilir, bu nedenle bir fidanlıkta bir tane ararken, tercih ettiğiniz ağaç büyüme tarzını tanımlayın. Akasya koa bakımı için gerekli olan ağaç bakımıdır. Çim biçme makineleri ve yabani otların neden olduğu hasara karşı hassastırlar ve küçük bir kesik çürümeye neden olabilir ve çoğu zaman bir ağacı öldürür. Koa ağaçlarını fiziksel hasarlardan korumak için geniş bir malç çemberinin etrafında tutun. Hawaii'de büyüyorsanız, koşullar minimum bakım için doğru olmalıdır. Ağacı kurulana kadar sulayın, ancak daha sonra düzenli yağış yeterli olmalıdır. Toprağın iyice süzüldüğünden emin olun.
Acacia Koa Bilgileri Nerede Akasya koa ağaçlar büyür mü? Akasya koa Hawaii'ye özgüdür ve adaların çoğunda doğal olarak yetiştiği görülmüştür. Aynı zamanda eyaletteki en büyük yerli ağaçtır. Ağacın ahşabı mobilya ve el sanatları için değerlidir, ancak elde edilmesi zordur ve çoğunlukla kalıntılardan kullanılır veya mera alanlarında hasat edilir. Bu ağaçlar Hawaii'nin yayla ormanlarında doğal olarak büyür ve bahçelerde ve bahçelerde büyüdüklerinde gölge ve perdeleme için ödüllendirilir. ANDL-73
Anadolu . Life
Levent AKPINAR Araştırmacı - Eğitimci (İngiliz Dili)
YENİ ATATÜRKÇÜLÜK Atatürkçülük veya diğer adıyla Kemalizm. Yıllardan beri insanların ağzından ve dilinden düşmeyen bir kavram. Bugüne dek kimileri Atatürkçü olduğunu iddia ederek, kimileri de adını ağzını alamayarak veya bizzat karşıt olduğunu iddia ederek yaşadılar ve siyaset yaptılar. Bazıları Atatürk’ü insanüstü güçlere sahip olağanüstü bir insan yaparak adeta tapındı, bazıları ise onu yerden yere vurdu. Bu kavram yıllarca tartışıldı, üzerine kitaplar yazıldı, hakkında tartışma programları yapıldı ama ne olduğu tam olarak anlaşılamadı. Ben kişisel izlenimlerime dayanarak Atatürk’ün ve Atatürkçülük kavramlarının ne taraftarları ne de karşıtları tarafından tam olarak anlaşılmadığı kanaatindeyim. Atatürkçülüğün tam olarak anlaşılması için evvela Atatürk’ün hayatını tüm ayrıntılarıyla bilmek zorundayız. Bu ayrıntılar kronolojik sıra yerine yaşadığı ortam ve bu ortamın siyasi ve tarihi nitelikleri olmalıdır. Kimdir bu Mustafa Kemal Atatürk nasıl bir ortamda doğup büyümüştür? hangi şartlarda öğrenim görmüş ve hangi şartlarda görev yapmıştır? Cumhuriyeti hangi koşullar altında kurmuştur. Devrimlerini neden ve nasıl yapmıştır? Evvela bunları bilmek gereklidir. Mustafa Kemal bildiğimiz gibi Osmanlı Devleti’nin yıkılma ve parçalanma döneminde, yani en kötü döneminde Dünya’ya gelmiştir. Çocukluğunu ve gençliğini hiç yaşamamıştır. Küçük yaşta babası ölünce ağır şartlar altında çalışmış ve sonra da daha 12 yaşındayken Askeri Rüştiyeye kayıt olarak çocukluk ve gençliğine veda etmiştir. Bu tarihten itibaren tüm hayatı bir görev haline gelmiştir. Osmanlı Devleti 19. Yüzyılın sonlarında tam bir çöküş içindeydi. Devletin tüm kurumları tamamen çağın çok gerisinde kalmıştı ve halk savaşlardan yorgun ve bitkin düşmüş, açlık ve sefalet içinde yaşıyordu. Ancak bir kurum vardı ki gerçekten çağa uygun ve kaliteli idi. O da devletin yegane dayanağı olan askeri okullardı. Bu okullarda Avrupa standartlarına uygun eğitim veriliyor ve buralardan çok kaliteli subaylar mezun oluyordu. İşte Atatürk ‘de tüm gençlik çağını bu okullarda geçirmiş ve en zirveye çıkarak Harp Akademisinden Kurmay yüzbaşı rütbesiyle profesyonel bir asker ola-
ANDL-74
rak mezun olmuştu. Mezun olur olmaz hemen göreve başladı ve Şam’a gitti. Burada görev yaptıktan sonra Avrupa’ya gitti ve orayı gördü. Böylece Batı ve Doğu uygarlıklarını yerinde müşahede ederek aralarındaki derin farklara bizzat şahit oldu. Avrupa’da muasır bir medeniyet varken Doğu ise adeta Orta çağı yaşıyordu. Aradaki fark anlatılamayacak kadar derindi. Ayrıca İstanbul’da Harp okulunda öğrenim gördüğü yıllarda henüz bir öğrenci iken arkadaşlarıyla İstanbul’u keşfe çıkarlardı. Gezip görmedikleri bir semt, bir mahalle kalmamıştı. Yerli Türklerin oturduğu semtler fakir ve perişan bir halde iken, azınlıkların yaşadığı semtlerin ise zengin ve müreffeh yerler olduğunu görmüştü. Bu çok tuhaf bir durumdu. Devletin ve ülkenin kurucu unsuru olan Türkler sefalet içinde yaşarken azınlıklar zengin ve müreffeh bir hayat sürüyorlardı. Bu arada şunu da belirtmek istiyorum, burada kesinlikle azınlık karşıtlığı yapmıyorum, bu ülkenin vatandaşları dli, dini ve etnik kökeni ne olursa olsun bizim vatandaşımızdır ve diğerleriyle eşit haklara sahiptirler. Belirtmek istediğim şey Batı ve Doğu Uygarlıkları arasındaki bariz farklar. Mustafa Kemal Atatürk Gözlemci bir kişiliğe sahipti, gittiği ve görev yaptığı her ülkeyi veya yeri bir bilim adamı gözüyle incelerdi. Mesela Burası nasıl bir yer? Tarihi gelişimi nasıldır? Burada yaşayan insanlar nasıl yaşar ne yer ne içerler? Ekonomi nasıldır, insanlar geçimlerini nasıl sağlarlar, inançları, gelenek ve görenekleri nelerdir, Osmanlı’ya bakış açıları nasıldır? Ayrıca o yerin iklimi, toprak yapısı, ulaşım şartları ve daha pek çok özelliklerini inceler ve kafasının bir köşesine kayıt ederdi. Ayrıca gittiği yerin Osmanlı Devlet’ine bakış açısı ve Osmanlı Devleti ile ilişkisi nasıldır, bütün bunları inceler ve öğrenirdi. Atatürk müreffeh batı uygarlığının zenginliğini ve gelişmişliğini ve kendi ülkesinin ve halkının geri kalmışlığını ve sefaletini gördükçe üzüntüden ve çaresizlikten kahroluyordu. Halkının da Batılılar gibi, uygar, kültürlü, müreffeh ve mutlu bir hayat yaşamasını istiyordu. Bunun için bir şeyler yapmak istiyordu. Ancak o zamanki şartlar buna müsait değildi. Ne elinde büyük bir yetki nede bir sermaye gücü vardı. Ayrıca devlet ve millet de savaşlardan başını kaldırıp nefes bile alacak durumda değildi. O halde yapıla-
Anadolu . Life
cak en doğru şey ilk önce ülkeyi savaştan ve düşman işgalinden kurtarmaktı. Bu yüzden savaşa ağırlık verdi, ülkeyi düşman işgalinden kurtardı ve sonra da unutulmaz devrimlerini yaptı. Ancak bu devrimler tepeden inme devrimler olduğu için ne halk tarafından ne de yönetici kadro tarafından tam olarak anlaşılamadı ve yerine tam olarak oturmadı. Maalesef Atatürk’ün genç yaşta ölümü nedeniyle birçok şey yarım kaldı ve devam ettirilemedi. Sonra gelen kadrolar ise bu devrimleri ve devrimci ruhu devam ettiremediler. İşte bu yüzden gerçek anlamda Atatürkçü olabilmek için evvela Atatürkçülüğün ne olduğunu maddeler halinde izah etmeye çalışalım. 1-) Atatürkçü olmak demek her şeyden önce devrimci olmak demektir. Peki devrim ve devrimcilik ne demektir? Devrim demek bir şeyi değiştirmek veya tamamen ortadan kaldırarak yerine yenisini getirmek demektir. Devrim kavramı ülkemizde hep yanlış anlaşılmış ve yanlış kullanılmıştır. Devrim sanılanın aksine bir ideolojiyi hâkim kılmak demek değildir. Devrim askeri bir darbeyle devleti ele geçirmek demek değildir. Devrimcilik demek hiç durmadan değişmek demektir. İşe yaramayan veya bozulmaya uğrayan kurumları ve sistemleri ıslah etmek, eğer ıslahı mümkün değilse tamamen ortadan kaldırarak yerine yenisini kurmak demektir. İşte bu yüzden Atatürkçülük ve Atatürk devrimciliği bir ideoloji değildir. İdeolojiler ise dogmadır, yani değişmeyendir. Her zamanda ve her durumda doğru olduğu kabul eden şeylerdir. Halbuki Dünya ve hayat şartları değişkendir, devamlı bir devinim içindedir, bu yaşamın ve varoluşun doğasıdır, yani halkın deyimiyle eşyanın tabiatıdır. İşte bu yüzden değişmeyen dogmatik ideolojiler insanları geri bırakır, düşünmesini engeller. Çünkü dogmaya göre tek bir doğru vardır ve bu doğru asla değiştirilemez ve bunun aksi bir düşünce geliştirilemez. Atatürkçülük ise devamlı bir değişimi hedefler, Eskiyen, yozlaşan ve insanlığa hizmet etmeyen bütün kurumlar ve sistemler anında ortadan kaldırılıp yerine yenileri getirilmelidir. Ayrıca yeni olması da yetmez, eskisinden daha iyi olmak zorundadır. İşte bu nedenlerden dolayı Atatürkçülük bir defa devrim yapıp bir kenara çekilmek değil, hiç durmadan devrim yapmak demektir. Örneğin Sağlık Bakanlığı
Sisteminde artık insanların işine yaramayan bir uygulama var diyelim. Bu uygulama hemen değiştirilmelidir, o da mı olmadı gene değiştirilmelidir. Nihai hedef ya da ulaşılmış mutlak gerçek diye bir şey yoktur. Gelişim ve devinim sonsuzdur. 2-) Atatürkçü olmak demek gözlemci, araştırmacı ve atılımcı olmak demektir. Bir Atatürkçü başkasından bir şey beklemez, devamlı bir araştırma ve hep daha iyisini yapma peşindedir. Dünyada cereyan eden her türlü, bilimsel, teknolojik, politik, askeri, edebi ve felsefi gelişmeleri takip eder. Hatta takip etmekle de kalmaz bizzat gidip yerinde inceler ve öğrendiği bilgileri ülkesine transfer ederek halkının hizmetine sunar. Devletimiz adamları, yönetici, akademisyen ve iş insanlarından oluşan elit bir kadro her zaman Dünya’ya entegre olmalı ve Dünya’daki faydalı gelişmeleri ülkemize getirmelidir. Dünya’ya entegre olmak içinde her ülkede güçlü ve nitelikli yurtdışı misyonları oluşturulmalıdır. Bu misyonlarda sadece bürokrat olan büyükelçi, konsolos ve ateşeler değil aynı zamanda o ülkeyi çok iyi tanıyan, mümkünse o ülkede okumuş veya halen ikamet eden iş insanları ve akademisyenler görev yapmalıdır. Çünkü bu insanların yaptıkları iş icabı çevreleri geniştir ve çok sayıda insan tanırlar ve iş ilişkileri dolayısıyla yaptırım güçleri daha fazla olur., 3-) Atatürkçü olmak demek bilim ve aklın aydınlığında yürümek demektir. Bireysel anlamda hayatta başarılı olmak ve ülke olarak çağdaş uygarlıklar seviyesine ulaşmak, için her zaman bilim ve aklın aydınlığından gitmeliyiz. Bilim her zaman en olmayacak problemleri çözmüş ve kendi yolunu takip edenleri her zaman başarıya ulaştırmıştır. 4-) Atatürkçü olmak demek vatansever ve milliyetçi olmak demektir. Burada özellikle şunu belirtmek istiyorum ki Atatürk Milliyetçiliği ırkçı ve şovenist bir kavram değildir. Irkçılıkta ve şovenizmde boş bir övünme, kasılma ve diğer milletleri hor görme vardır. Halbuki Atatürk milliyetçiliğinin amacı milleti her bakımdan yüceltmek, çağdaş ve insanlık onuruna yakışır bir yaşam seviyesine yükseltmektir. Bir ülkenin ise uluslararası platformlardaki saygınlığı ancak gelişmişliği ölçüsünde olur. Dünya siyasetinde söz sahibi olmak ve diğer uluslardan saygı görmek için en önemli ve değişmez şart gelişmiş ve nitelikli olmaktır. Burada Atatürk’ün bir özdeyişini de hatırlatmak istiyorum: “Uygar olmayan
ANDL-75
Anadolu . Life
uluslar uygar olan ulusların ayakları altında ezilmeye mahkumdur.” Uygar olarak nitelendirilen hiçbir ulus ülkemize uygarlık getirmez, ancak sömürmek ve kendi çıkarları için gelir, işte bu yüzden bir ülkede uygarlığı kuracak ve geliştirecek olan sadece o ülkenin halkıdır. 5-) Atatürkçü olmak demek eğitimci olmak demektir. Atatürk’ün en önemli unvanlarından biriside Başöğretmendir. Atatürk yaşadığı müddetçe eğitime azami derecede önem vermiş, halkının çocuklarının en iyi eğitimi alması için zamanının en çağdaş eğitim kurumlarını kurmuştur. Hatta Amerika dan uzmanlar bile getirtmiştir. Ancak bu uzmanlardan ancak belirli bir seviyeye kadar tavsiye alınabilir. Gene ülkemiz ve halkımız için en iyi ve en yararlı eğitinin nasıl olması gerektiğine ancak biz ulus olarak karar verebiliriz. 6-) Atatürkçü olmak demek her zaman ve her şartta halkın refahını ve mutluluğunu düşünmek ve bunun için çaba sarf etmek demektir. Atatürkçü olmak demek halkla her daim yakın olmak ve halkın sorunlarını çözmek demektir. Halkımızın çok büyük ve çok derin sorunları vardır. Bu sorunlar yüzeysel ve geçici uygulamalarla ve çözülemez. İlk önce sorunun temelinde yatan nedenler tespit edilmeli, sonra bu soruna radikal, rasyonel ve kalıcı çözümler üretilmeli ve bu çözümlerde ivedilikle hayata geçirilmeli ve uygulamaya konulmalıdır. Ancak müreffeh olan, mutlu olan milletler ilerleyebilir, entelektüel faaliyetlere vakit ayırabilmek için önce insanların kendi sorunlarını çözmüş olmaları gereklidir. 7-) Atatürkçü olmak demek eşitlikçi ve adaletli olmak demektir. Bir ülke zenginleşirken bundan sadece elit bir azınlık değil ülke halkının tamamı faydalanmalıdır... Adaletli bir gelir dağılımıyla tüm ülke halkı zenginleşecektir. Aksi takdirde zenginler daha zengin olurken, fakirler daha fakir olacaktır ve bu durum ülkenin dengesini bozacak ve ileride ekonomik kriz, toplumsal kamplaşma ve toplumsal yozlaşma gibi çok derin sorunlara kapı açacaktır. Toplumsal yozlaşma ise toplumun ahlakının bozulması, rüşvet, dolandırıcılık fuhuş, kumar ve uyuşturucu gibi gayrimeşru işlerin çoğalması demektir ki yozlaşan toplumlarda eninde sonunda mahvolmaya mahkûm olurlar. Çünkü gayrimeşru işler
ANDL-76
artınca insanlar meşru işleri bırakıp bu işlere yönelirler, meşru iş yapmak isteyen vatandaşlarda dolandırılma ve soyulma korkusu ile iş yapamaz duruma gelirler, ya da yapmak isteseler bile dolandırıldıkları için başarılı olmazlar. Böyle bir durumda, sanayi, üretim ve ticaret durur, faiz ve döviz artar ve en sonunda kaçınılmaz son gelir: Ekonomik kriz ve ülkenin iflası ardından bağımsızlığın kaybedilmesi ve parçalanma. İşte bu yüzden toplumsal gelir adaleti bir ülkenin olmazsa olmazlarındandır. 8-) Atatürkçü olmak demek uygar olmak ve uygarlık sevdalısı olmak demektir. İnsanı insan yapan en önemli unsur geliştirmiş olduğu uygarlıktır. Eğer uygarlık olmazsa insanın hayvandan farkı kalmaz. Uygarlık sadece zengin olmak ve lüks bir hayat yaşamak demek değildir. Uygarlık bazılarını sandığı gibi Batılıları taklit etmek, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yaşamak, onlar gibi eğlenmek veya onların dinlediği müzikleri dinlemek değildir. Uygarlık Batı uygarlığının ve hatta Dünyadaki tüm uygarlıkların temelinde yatan felsefi, edebi, bilimsel, sanatsal ve politik unsurları bilmek ve bunların işe yarayan kısımlarını uygulamak demektir. Uygarlık demek, hukukun üstünlüğü, evrensel insan hakları, adaletli bir gelir bölüşümü, sağlıklı ve stabil işleyen bir ekonomi demektir. Uygarlık demek yeni yetişine genç nesillere en kaliteli eğitimi vermek ve onları gerçek hayata, iş hayatına ve Dünya şartlarına tam olarak hazırlamak demektir. Kaliteli ve nitelikli nesiller yetiştiremeyen ülkeler uygar ülkeler olamazlar, uygarlık yarışında geri kalırlar ve sonunda başka ülkelerin hegemonyası altına girer ve onların sömürgesi haline gelirler. Uygarlık demek insanların mutlu olması, geleceğe güvenle bakması ve hayatlarının her anını dolu dolu yaşaması ve hayattan azami oranda haz alması demektir. Gerçekten uygar uygar bir ülkede yaşamak insanlar için bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Çünkü insanlar, üretmenin, kazanmanın, paylaşmanın, hayata artı bir değer katmanın hazzını yaşarlar. Uygar bir ülkede insanlar birbirlerini sever ve saygı duyar. Çünkü insanlar kendi varoluşlarını gerçekleştirirler, bunun sonucunda ilk önce kendilerine sevgi ve saygı duyarlar. Kendilerine özsaygısı ve sevgisi olan insanlar da diğer insanlara da sevgi ve saygı duymaya başlarlar. 17 Mayıs 2021 ISPARTA
Selda DAVRAN Yazar
Yazar Selda DAVRAN'ın kitaplarını edinmek isteyen değerli okurlara %10 indirimden yaralanma fırsatı için lütfen iletişim kurunuz...
Email:[email protected] Facebook: Anadolu.Life Instagram: @anadolu.life ANDL-77
Anadolu . Life
Robotlar tarafından inşaat izleme
de paha biçilemez” diyor. .
Dijital şu şekilde çalışıyor: İnşaat izleme ve (kelimenin tam anlamıyla) stok sayımı, Boston Dynamics’ten bir robot tarafından Foster + Partners için son zamanlarda gerçekleştirildi. Bilim kurgu türünün icadından bu yana robotlar , otomatik yardımcılar ve günlük hayatın kahramanları olarak fantezide bize eşlik etti. Gerçekte C3PO gibi kurgusal insan benzeri otomatlardan hala çok uzak olsak da, robotik “gerçek” ile “kurgu” arasındaki boşluğu giderek daha fazla kapatıyor. Aslında, en azından araştırma projeleri bağlamında, her türlü uygulama alanına giderek daha fazla robot giriyor. İnşaat sektörü de bunlardan biri. Foster + Partners ve Boston Dynamics arasındaki bir işbirliği , robotların inşaat izlemede kullanımının yakın gelecekte ne kadar yararlı olabileceğini gösteriyor.
© Aaron Hargreaves / Foster + Ortakları Bu bilgilerin yardımıyla, inşaat ilerlemesi hem programlara hem de 3B bina modeline göre eşleştirilebilir . Elbette ön koşul, BIM’e dayalı inşa etmektir .
© Aaron Hargreaves / Foster + Ortakları Yapay dört ayaklı Spot® Spot®, rol modelleri insanlardan çok hayvan dünyasında varmış gibi görünüyor. Ne de olsa zor arazide güvenli ve bağımsız bir şekilde hareket edebilmesi gerekiyor. İnsansı hayvanların bile ustalaşması genellikle bir yıldan fazla süren dik yürüyüş, burada daha çok engel teşkil eder. Sonuç olarak, dört ayağı ve sağlam bir temeli vardır. Ve buna ihtiyacı var, çünkü Spot’un şu anda üzerinde hareket ettiği arazi Battersea Roof Gardens inşaat alanı. Burada yapay dört ayaklı sadece çevresindeki değişikliklere tepki verecek kadar çevik ve hareketli olmamalı, aynı zamanda onları çok yakından gözlemlemelidir. Tutarlı, yüksek kaliteli veriler Boston Dynamics tarafından geliştirilen çeşitli sensörlerle donatılmış robot, şantiyede haftada bir önceden tanımlanmış bir rotada yürürken çevresiyle ilgili verileri toplar. Foster + Partners’ın ortağı Martha Tsigkari, “Spot’un sürekli değişen bir ortamda rutin taramaları tekrar tekrar ve zahmetsizce gerçekleştirme yeteneği, yalnızca tutarlılık nedeniyle değil, aynı zamanda topladığı büyük miktarda yüksek kaliteli veri nedeniyle
ANDL-78
© Aaron Hargreaves / Foster + Ortakları Envanterde yer: 4B’de dijital ikiz Hedef ve gerçek durum arasındaki düzenli, son derece hassas karşılaştırma, inşaatla ilgili hataların ve sapmaların hızlı bir şekilde tanımlanmasını sağlar, aksi takdirde sonraki işler ve hatta inşaat kalitesi üzerinde olumsuz bir etkisi olabilir. Ayrıca Spot’un bir diğer uygulama alanı da mevcut binalarda . Battersea Roof Gardens’ta serbest bırakılmadan önce Foster + Partners, Londra’daki kendi kampüslerinde zaten kullanmıştı. Burada veriler, alanın kullanım ömrü boyunca nasıl değiştiğini gösteren 4 boyutlu bir model biçiminde bir dijital ikiz oluşturmak için kullanıldı. Bundan, mimarlık firması artık daha verimli bina operasyonu ve gelecekteki tasarımların performansı için sonuçlar çıkarıyor.
Dikey Fabrikalar: Geleceğin kentsel ekosistemleri
2025 yılına kadar, mega şehirlerin sayısı (10 milyondan fazla nüfusa sahip şehirler) mevcut 23’ten 36’ya yükselecek. O zaman 500 milyon daha fazla insan dünyanın en büyük 600 şehrinde bugün olduğundan daha fazla yaşayacak. Herkes için nasıl konut ve iş yaratırız? Kentsel ekolojinin zorluklarıyla nasıl başa çıkıyoruz ve aynı zamanda küresel pazarların ihtiyaçlarını nasıl karşılıyoruz? Geleceğin mimarisinin aşırı nüfus ve çevre kirliliği için ne gibi çözümleri var ve rahat hissettiğimiz ve üretken olduğumuz kentsel yaşam alanlarını nasıl yaratıyor? Cevap: Düşünerek ve yukarı doğru inşa ederek. Gökdelenler uzun zamandır yaşamak ve çalışmak için var olmuştur. “Dikey fabrika” artık üretimi de büyük boyutlara taşıyor ve üretim süreçlerini basitçe birbirinin üzerine koyuyor. Bu, büyüleyici gökdelen vizyonları ile sonuçlanıyor. Aşağıdan yukarıya sürdürülebilir kalkınma Geleneksel olarak, üretim süreçlerinin çeşitli seviyeleri tek bir seviyede düzenlenmiştir ve art arda veya yan yana yürütülür. Dikey olarak organize edilmiş üretimde işler üst üste gerçekleşir. Yapılarına ve organizasyonlarına göre farklılık gösteren iki tür “dikey fabrika” vardır. İlk versiyonda, tüm binada karmaşık bir üretim süreci gerçekleşir – sadece yatay olarak değil, aşağıdan yukarıya. İkinci versiyonda, bir binanın farklı katları birkaç küçük fabrikaya ev sahipliği yapıyor . Bu yenilikçi üretim tesislerini geleneksel modellerden ayıran da şehir içi konumlarıdır, bu nedenle “dikey kentsel “ olarak da anılırlar.fabrikalar. “ Verimli kentsel ekoloji için gökdelenler Kentsel bağlamın avantajı: Üretim süreci , sahada daha kalifiye çalışanlardan faydalanır . Diğer fabrikalara ve işletmelere yakınlık da faydalıdır çünkü üretim parçaları mantıksal olarak çok daha kolay temin edilebilir. Ulaşım yolları, kırsal altyapıya göre daha kısadır ve bu da değerli zaman tasarrufu sağlar. Tüketici de yakındır ve dağıtım yolları buna göre kısadır . “Dikey fabrika” da daha az yer
kaplıyor ve şehir içi konumu nedeniyle yaşam alanı ile çalışma alanını mimari olarak birleştirmeyi mümkün kılıyor .Bu nedenle şehirdeki gökdelen fabrikası, teknik fabrika bakış açısından olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınma ve kentsel ekoloji açısından da ilgi çekicidir. Şehir ekosistemi: Öncü gökdelen vizyonları ABD mimarlık dergisi “eVolo” 2006’dan beri mükemmel gökdelen konseptleri için yıllık bir yarışma düzenliyor . Yayıncının beyan ettiği amaç, dikey mimari anlayışımızı ve bunun doğal veya yapay çevremizle olan ilişkisini teşvik etmektir. 6.000’den fazla proje sunulmuş ve değerlendirilmiştir. Son yıllarda birçok mimar ‘dikey fabrikalar’ konusu ile üst sıralara ulaştı. Çok şehvetli mimari deneyim Örneğin 2015 yılında “ Essence Gökdelen” birinci oldu. Doğa ve mimari, Polonya ofisi BOMP’nin gökdelen vizyonunda birbiriyle uyum içindedir. Burada , on bir peyzaj şeklindeki farklı ekosistemler bulunuyor : 30 metre yüksekliğindeki akvaryumlardan tropikal yağmur ormanları alanlarına ve arktik habitatlara kadar. Mimari deneyim çok yönlüdür: Yapılar sadece görülebilir değil , aynı zamanda hissedilebilir, koklanabilir ve duyulabilir . Mega şehirde dikey fabrika Gökdelen seçiminde ikinci sırayı 2017 yılında “Mega Şehirlerde Dikey Fabrikalar” projesi aldı. Çinli mimarlar Tianshu Liu ve Linshen Xie, fabrikaları mega şehirlerin kalbine taşımanın avantajlarını inceliyorlar . Farklı mimari katmanlar (üretim ve boş zaman günleri) birbirinin üzerine inşa edilir, böylece her rekreasyon düzeyi üretimden gelen atıkları ve malzemeleri yukarıdan ve aşağıdan kullanır. Kentleşme birçok yerde ilerliyor. Mega şehirler geleceğin mimarisinde önemli bir rol oynayacak. Yeni şehir içi yaşam alanlarına olan talep, modüler yapı konseptleri ile karşılanacaktır . Şehirdeki iş fırsatları da giderek daha fazla talep görüyor. “Dikey fabrika” kavramı burada trend belirleyici olabilir.
ANDL-79
Anadolu . Life
SpaceX Mühendisleri, Starlink Ağına ‘Haftada Bir’ Sistem Yükseltmeleri Sunduklarını Paylaştı Evelyn Arevalo tarafından 25 Mayıs 2021 SpaceX yıldız bağlantısı SpaceX mühendisleri, 15 Mayıs’ta bir Reddit ‘Bana Her Şeyi Sor’ tartışmasına katıldılar. Devam etmekte olan Starlink genişbant internet altyapısı da dahil olmak üzere şirketin projeleri hakkında ayrıntılı bilgi verdiler. Starlink uyduları için yazılım test altyapısını yöneten SpaceX Mühendisi Natalie Morris, Starlink ağını haftalık olarak yükselttiklerini paylaştı. Reddit aracılığıyla “Haftada bir kez […] varlık filomuzun tamamına yeni yapılar sunmaya çalışıyoruz,” diye yazdılar. Starlink ‘varlıkları’, halihazırda yörüngede olan yaklaşık 1.677 uyduyu, yer istasyonlarını, kullanıcı çanak antenlerini ve Wi-Fi yönlendirici cihazlarını içerir. Şirket, müşterinin uzay tabanlı internete bağlanmak için satın aldığı aşamalı dizi anten çanağının, şu anda kullanımda olan savaş uçaklarında kullanılandan daha gelişmiş olduğunu söylüyor. Haftada bir, mühendisler Starlink birimlerine sistem yükseltmeleri sunar, “Her cihaz yeni bir yapı getirip getirmeyeceğini görmek için periyodik olarak sunucularımızı kontrol eder ve eğer varsa, güncellemeyi indirip uygulamak için ideal zamanda uygular. Morris, kullanıcılar üzerindeki etkiyi en aza indirmek, “Bu, küçük bir havuzdaki derlemeleri gerçekten kolayca test edebileceğimiz ve bir veritabanındaki birkaç yapılandırmayı değiştirerek üstel dağıtımlara geçebileceğimiz anlamına geliyor.” dedi. Morris daha fazla ayrıntıya girdi ve SpaceX’in Star-
ANDL-80
link altyapısını tasarladığını paylaştı, “böylece her varlık (düzinelerce ayrı bilgisayar içerebilir), önce merkezi bir düğüme yeni bir paket getirerek ve diğer tüm bilgisayarların güncellemeleri almasını sağlayarak otomatik olarak güncellenir. bu merkezi düğüm, ”diye açıkladılar Reddit gönderisinde kontrol edebilirsiniz. “Her cihaz aynı zamanda son iyi yazılımın bir yedek kopyasını da saklar, böylece güncelleme sırasında bir şeyler ters giderse (radyasyon kaynaklı bir güç arızası gibi), o yedeklemeye önyükleme yaparak otomatik olarak iyileşir” dediler.
Tüm Görüntüler Kaynak: SpaceX Bu ağ yükseltmeleri, Starlink kullanıcı deneyimini sorunsuz bir şekilde iyileştirir. Örneğin, SpaceX kış boyunca Starlink çanak antenine “Kar Eritme Modu” güncellemesi sundu “bu sırada Starlink [çanak], kullanıcı terminalinin yüzünde kar birikmesinin neden olduğu sinyal zayıflamasını azaltmak için ek ısı üretti.” şirket dedi. Starlink Beta testçileri, yemeğin karı verimli bir şekilde erittiğini sosyal medya aracılığıyla paylaştı. Son zamanlarda, mü-
Anadolu . Life hendisler, kullanıcıların 150Mbps (saniyede megabit) üzerinde yüksek hızlı internet deneyimi yaşamalarını sağlayan yazılım yükseltmelerini uygulamaya koyuyorlar, hatta bazı kullanıcılar bir çevrimiçi hız testi gerçekleştirdiklerinde 300Mbps’yi bile aştılar. Ancak, Starlink hala beta modunda çalıştığı için bu hızların düşmesi ve dalgalanması muhtemeldir. SpaceX’in kurucusu Elon Musk, Starlink’in bu yıl sona ermeden yaklaşık 300 Mbps’lik güvenilir internet bağlantısı sağlayabileceğini söyledi. Daha fazla uydu yörüngeye fırlatıldıkça, daha istikrarlı bir internet bağlantısı sağlayabilecekler. SpaceX, 26 Mayıs Çarşamba günü 60 Starlink uydusundan oluşan 29. filosunu fırlatacak. SpaceX, Washington Eyaleti Redmond’daki bir fabrikada Starlink uyduları ve donanımları üretmektedir. Şirket, Starlink.com aracılığıyla hizmetin ön siparişini veren yarım milyondan fazla müşteriyi bağlamak için gereken ekipmanın üretimini ölçeklendirmek için Austin, Teksas’ta yeni bir üretim tesisi açmayı planlıyor.. “Starlink kitleriyle başarmayı hedeflediğimiz üretim ölçeği için, burada yaptığımızın çoğunu sıfırdan inşa ediyor, Starlink’in planladığı yeni yazılım sistemleriyle yeni bir fabrikaya doğru büyüyoruz. Starlink takımyıldızı için uygulama yazılımını yöneten SpaceX Mühendisi Kristine Huang, dedi. “Yazılım ekibi fabrikada bu sorunu düşünen diğer herkesle aynı yerde bulunuyor ve yüksek oranlı üretim süreçlerini ellerinden geldiğince anladıklarından emin olmak için hat üzerinde Starlink’ler oluşturmak için zaman harcadılar,” diye paylaştılar, “İstediğimiz hedef hızda üretim yapan bir fabrika için, otomasyon, robotlar, insanlar ve yazılımların birlikte çalıştığı son derece entegre bir fabrika sistemine sahip olmak istiyoruz.
Tesla, Sanatçıları Muhteşem Graffiti Sanatıyla Giga Berlin'i Kaplamaya Davet Ediyor Eva Fox tarafından 27 Mayıs 2021 Giga Berlin tesla
Birkaç ay önce Tesla CEO'su Elon Musk, Giga Berlin'in duvarlarının grafiti sanatı ile doldurulacağını ve şimdi şirketin bunu başarmaya doğru ilerlediğini söyledi. Tesla, sanatçıları Giga Berlin'i harika grafiti sanatıyla kaplamaya yardımcı olmaya davet etti, bu da onu daha çekici ve benzersiz kılacak. Giga Berlin'in inşaatı yakında tamamlanacak. Tesla'nın Almanya'daki yeni fabrikasını inşa eden ekipte yer alan GOLDBECK 26 Mayıs'ta çalışmalarını burada tamamladığını söyledi. 10 aylık sıkı çalışmanın ardından, böylesine inanılmaz bir başarıya ulaştıkları için gurur duyuyorlar. Bu, fabrikanın inşaatının tamamlandığını gösteriyor ve kampanya, gelişiminin sonraki aşamalarına geçiyor. Elon Musk çok yaratıcı bir insan olduğu için yaratıcılık ve Tesla her zaman el ele gitti. Şubat ayının başlarında, inşaatın ilerlemesini gösteren Giga Berlin'in bir videosunu paylaştı. Daha sonra , binaların duvarlarının grafiti için bir tuval görevi göreceği yorumunu ekledi .
Yazarın notu: TESMANIAN’ı desteklediğiniz için teşekkürler! Twitter: Evelyn Janeidy Arevalo YAZAR HAKKINDA Evelyn AREVALO
Artık inşaat neredeyse tamamlandığı için Tesla, Giga Berlin'in duvarlarını süslemek isteyen sanatçılar aramaya başladı. Şirket, resmi Twitter hesabında, sanatçıların eserlerini seçime daha fazla katılım için gönderebilecekleri bir e-posta adresi sağladığı bir duyuru yayınladı. "Harika grafiti sanatıyla Giga Berlin'in kapsanmasına yardımcı olmak istiyorsanız, çalışmalarınızı bize [email protected] adresinden gönderin "
SpaceX Boca Chica muhabiri. Uzay uçuşu ve uzay keşiflerinde uzmanlaşmış yazar. Roket uzmanı.
ANDL-81
Anadolu . Life 24 saat içinde bir ev inşa edin – Mevcut 3D baskı mimarisinin yapabileceği şey bu Devasa robot kolu, özel betonu zemine katman katman hassas bir şekilde püskürtür. Sadece 24 saat içinde duvarlar uzar, tamamlanmamış bir yapı oluşturulur. Bu fikir artık fütürist bir rüya değil, gerçeğe dönüştü. Bu, yüksek teknoloji ürünü yapı malzemeleri ile 3 boyutlu baskı ile mümkün hale getirilmiştir. Bu makalede, tüm evlerin 3D yazıcılarla nasıl yapıldığını öğrenin ve mimariyi sürdürülebilir şekilde değiştiren yenilikçi bina teknolojilerini keşfedin.
© NCCR Digital Fabrication, ETH Zürih, 2017
3D baskı: minyatürden orijinale 3D yazıcılar zaten birçok planlama ofisinde demirbaş haline geldi. Modellerin üretimini basitleştirir ve sadece birkaç saat içinde dev yapıların minyatürlerini oluştururlar. Ancak son araştırmalar çok daha büyük bir boyuta odaklanıyor: Tüm binaları tam boyutlarında 3B yazdırma. Yenilikçi teknolojiler sayesinde çok çeşitli malzemeler kullanılabilir: plastik, metal, cam ve beton. Dresden’deki Institut für Holztechnologie [Institute for Wood Technology], bir ağaç lifini bile araştırıyor . Sabit ve esnek 3D yazıcılar Şu anda iki tür büyük yazıcı vardır : Çoğu model kapalı sabit bir yapı içinde çalışır . Nihai bina bu alandan daha büyükse, cihaz daha sonra şantiyede monte edilen ayrı modülleri yazdırır . Yeni versiyonlar, uygulama veya püskürtme için üzerine çeşitli nozulların takılabildiği çok esnek bir robotik kola benzer . Daha geniş bir yelpazeye sahip olduğu için, tamamlanmamış yapılı evler , 3B yazıcı kullanılarak sahada oluşturulur - ve bu tek parça halinde yapılır. Yenilikçi ve avantajlı bir üretim süreci 3D baskı mimarisi kısa sürede hayata geçirilebilir . Geleneksel yapım yöntemlerine göre daha esnek ve sıra dışı formlara olanak tanır . Ek olarak, çok daha uygun maliyetli ve sürdürülebilirdir : Yalnızca gerektiği kadar yapı malzemesi kullanılır. Çinli WinSu şirketi , basılı binaları için geri dönüştürülmüş yapı malzemeleri kullanıyor .
ANDL-82
Dünya çapında sayısız araştırma projesi Mimari yazılımın yardımıyla planlama, bu kadar hızlı gelişen evlerin 3 boyutlu baskısına büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. Dünyanın dört bir yanındaki üniversiteler ve şirketler yenilikçi prosedürler araştırmaktadır. •
ETH Zürih henüz test edilir çelik tel ızgara 3D yazıcı (kapak resim) , dış kaplama ve ahşap baskı için bir kum kalıbının .
•
Münih Teknik Üniversitesi’ndeki mimarlar, tamamen penceresiz çalışan 3B işlemde ışıkla dolu, çok işlevli bir cephe basmak için akışkan morfoloji teknolojisini kullandılar.
•
Amerikan-Rus start-up’ı Apis Cor, sadece 24 saat içinde yaşanabilir bir binayı bastı.
•
Ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) bilim adamları, Mars’ta 3D baskılı evler hayal ediyorlar.
Tek parçadan bitmemiş bir yapı 3D baskı ile eklemeli üretim uzun zamandır bilinmektedir. Ancak Apis Cor’un Moskova yakınlarında inşa ettiği dairesel bina tek seferde oluşturuldu. Bina yaklaşık 38 metrekarelik bir yaşam alanına sahiptir . Maliyetler beton, yalıtım, pencere, kapı, döşeme ve dış sıva için sadece kadar ekleyin EUR 9.500 . 360 ° dönebilen 3D yazıcı , merkezi olarak bir zemin plakasına yerleştirildi ve içi boş duvarlara özel bir beton enjekte edildi . Daha sonra duvarları yalıtım malzemesi ile doldurdu. Bitirme sonra gerçekleşti ellebu da ustaların pencere ve kapılar takıp sıvayı dış duvara sürdüğü anlamına geliyordu. Uzayda 3B baskı mimarisi Yaşam alanı sadece yeryüzünde gerekli değildir. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) için bir proje üzerinde çalışıyor ay kumla 3D-baskı . Mobil robotlar önce aydaki kumu toplayacak, katmanlar halinde oluşturacak ve üzerine özel bir bağlayıcı madde püskürtecekti. Bu, kaya benzeri bir yapıya sahip evler yaratacaktır. MIT bilim adamları bunun bir adım öteye taşıyarak. Onlar da bir mobil 3D yazıcıyı kullanmak istediğiniz için gelecekte Mars’ta binalar inşa . İşlem, güneş modülleri aracılığıyla gerçekleşecektir. Cihaz, sahadaki nem ve sıcaklığı ölçerek bina planının baskısını gerçek zamanlı olarak yerel koşullara göre ayarlayabilir. 3D baskıda evler - Geleceğin mimarisi 3D baskılı binalar , kriz bölgelerinde veya doğal afetler sonrasında hızlı ve ucuz koruyucu yapılar olarak inşa edilebilir . Dünyanın büyük şehirlerde yaşam alanı olmaması da bu şekilde idare edilebilir en azından bilim adamları ve girişimcilerin vizyon -. Sadece bitmemiş yapıyı değil, aynı zamanda bir evin diğer bileşenlerini de basabilmek için ek araştırmalar gereklidir. Ancak o zaman tüm evler 3B yazıcıdan oluşturulacaktır.
ROG-STRIX-RTX3090-24G-WHITE ROG Strix GeForce RTX™ 3090 White Edition. Beyaz tema, gelişmiş tasarım ve lider termal performans. • NVIDIA Ampere Çoklu Akış İşlemcileri: Dünyanın en hızlı ve verimli GPU’sunun temel taşı olan yepyeni Ampere çoklu akış işlemcileri, 2 kat daha yüksek FP32 performansı ve gelişmiş güç verimliliği sunuyor. • 2. Nesil RT Çekirdekleri: 1. Nesil RT çekirdeklerinden 2 kat daha fazla performansın yanı sıra eş zamanlı ışın izleme (ray tracing) ve gölgelendirme ile yepyeni bir boyuta geçiliyor. • 3. Nesil Tensor Çekirdekleri: Yapısal seyreklik ve DLSS gibi gelişmiş yapay zeka algoritmaları ile • 2 kata kadar daha yüksek performans sunuyor. Şimdi 8K çözünürlük desteği de sunan bu çekirdekler oyun performansında inanılmaz artış sunuyor ve yepyeni yapay zeka özellikleri getiriyor. • Beyaz temalı oyuncu sistemleri içni sınırlı sayıda white edition • Eksen Teknolojili Fan Tasarımı daha fazla fan kanadı ve aksi yönde dönen merkez fan ile yenilendi. • 2.9 slot tasarımı, soğutucu yüzey alanını bir önceki nesle kıyasla genişleterek termal performansı daha da ileriye taşıyor. • Super Alloy Power II, üst düzey alaşımlı bobinler, katı polimer kapasitörler ve bir dizi yüksek akımlı güç aşaması içeriyor. • GPU Tweak II, kullanışlı performans ayarları, termal kontroller ve sistem takibi sunuyor.
Anadolu . Life
Anadolu beylikleri haritası
ANADOLU
TA R İ H İ
Anadolu Beylikleri: SÂHİB ATAOĞULLARI Beyliği
Anadolu Selçuklu Veziri Sâhib Ata’nın (ö. 687/1288) oğulları ve torunları tarafından Afyonkarahisar ve çevresinde kurulan beylik (1275-1341). Sultan IV. Kılıcarslan, Anadolu Selçuklu tahtına geçince (646/1249) uç vilâyeti emirliği Vezir Sâhib Ata Fahreddin Ali’nin iki oğlu Tâceddin Hüseyin ve Nusretüddin Hasan’a bırakılmış, ayrıca Kütahya, Sandıklı, Beyşehir ve Akşehir kendilerine verilmişti (Aksarâyî, trc. Mürsel Öztürk, s. 56). Sâhib Ata tutuklandığı sırada oğlu Tâceddin Hüseyin de beylerbeyi Hatîroğlu Şerefeddin Mesud tarafından göz altına alınmış, Sâhib Ata hapisten kurtulup tekrar vezir olunca (674/1275) oğulları Lâdik (Denizli), Honas ve Karahisarıdevle (Afyon) subaşılığına tayin edilmişti.
Germiyanoğulları’nı mağlûp ederek Konya’ya döndükten sonra Germiyanlılar tekrar asker topladılar. Karahisarıdevle’yi yöneten Sâhib Ata’nın torunu ve Nusretüddin Hasan’ın oğlu Şemseddin Mehmed Bey (anonim Selçuknâme’ye göre kızının oğlu) bu durumu öğrenince Germiyanlılar’a karşı gerekli tedbirleri aldı. Ancak Germiyanlılar’ın ordusu sayıca daha üstündü. Şemseddin Mehmed, Bozkuş Bahadır adlı bir Germiyan beyi ile giriştiği savaşta öldürüldü (686/1287). Haber Sâhib Ata’ya ulaştığı zaman Sultan II. Mesud, Moğol ve Selçuklu askerleriyle birleşerek Germiyanlılar’a karşı harekete geçti. Selçuklu-Moğol ordusu Germiyan illerinde büyük tahribat yaparak Karahisarıdevle’ye döndü. Sultan II. Mesud daha sonra Konya’ya geldi (8 Şevval 686 / 16 Kasım 1287). Sâhib Ata, malları ve hazineleri iktâı olan Karahisar’da bulunduğundan torununu burada kurduğu vakfın mütevellisi yapmıştı. Ancak Şemseddin Mehmed ondan önce öldü.
Öte yandan Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöktüğü dönemde Karamanlılar’dan Halil Bahadır, Türkmenler’le birlikte Konya üzerine yürüyüp şehri yağmaladı. Karamanlılar’ın halka çok sıkıntı vermesi üzerine Konyalılar, Lâdik’ten Karamanoğlu Mehmed Bey ile Selçuklu şehSâhib Ata’nın kız tarafından torununu şehre zadesi Alâeddin Siyavuş’un (Cimri) Konya’ya davet ettiler. Bu kişi uç askerleriyle Konya’ya hâkim olmaları üzerine Sâhib Ataoğulları, Gergeldi. Üç gün sonra Türkmenler tekrar hücuma miyan Türkmenleri’ne 50.000 dirhem dağıtıp as- başladılar. Sâhib Ata’nın torunu kendi askerker topladılar. Sâhib Ataoğulları’nın askerleriyle leriyle ve Konyalılar’dan oluşan bir kuvvetle Mehmed Bey ve Alâeddin Siyavuş’un ordusu Türkmenler’in birçoğunu öldürdü, hayvanlarını arasında Akşehir yakınlarındaki Altuntaş köele geçirdi. Bu sırada Sultan II. Mesud’un karyünde meydana gelen savaşta Tâceddin Hüse- deşi de Kayseri’den Konya’ya geldi. Türkmenler yin ve Nusretüddin Hasan hayatlarını kaybettibu defa Beyşehir vilâyetine hücum ettiler. Sâhib ler (Zilhicce 675 / Mayıs 1277). Sultan II. Mesud, Ata’nın torunu, sultanın kardeşi ve İzzeddin ANDL-84
Anadolu . Life
Has Balaban, Konya’dan çıkarak Karamanlılar’ı Armatosun Kalesi yanındaki Obrucuk mevkiine kadar sürdüler ve birçoğunu öldürdüler. İlhanlı Hükümdarı Gāzân Han tarafından ikinci defa Selçuklu sultanı ilân edilen II. Mesud, Vezir Alâeddin Sânî ile Anadolu Valisi Abuşka Noyan’ı Anadolu’nun imarıyla görevlendirdiği sırada (702/1302) Şemseddin Mehmed’in oğlu Nusretüddevle ve’d-dîn Ahmed, Karahisarıdevle’de isyan etti. Bunun üzerine Sultan Mesud, Vezir Alâeddin ile Abuşka Noyan, Karahisarıdevle’yi muhasara altına aldılar. Şehir düşmek üzereyken Gāzân Han’ın ölüm haberi geldi ve bir netice alınamadan kuşatmaya son verildi (703/1304). Karamanoğulları ve Türkmenler’in faaliyetleri üzerine İlhanlılar düzeni sağlamak için Emîr Çoban’ı Anadolu’ya vali olarak gönderdiler (714/1314). Emîr Çoban, Erzincan’ın batı taraflarındaki Karanbük mevkiinde bir süre konakladığı sırada Anadolu’daki bazı beyler onun huzuruna gelerek itaat arzettiler. Bu beyler arasında Sâhib Ataoğulları da vardı. Nusretüddevle ve’d-dîn Ahmed zamanında İlhanlılar’ın Anadolu valisi Timurtaş uç Türkmenler’ine karşı sefer yapmayı sürdürdü. Emîr Eretna idaresindeki İlhanlı kuvvetlerinin Karahisarıdevle’yi kuşatması üzerine Nusretüddevle Ahmed kaçarak Germiyanoğulları’ndan I. Yâkub’a sığındı. İlhanlı Devleti’ndeki iç çekişmeler yüzünden Timurtaş’ın emriyle Karahisarıdevle kuşatması kaldırıldı (727/1327). I. Yâkub’un kızıyla evlenen Nusretüddevle Ahmed bundan sonra Germiyanoğulları’na tâbi oldu. 730’lu (1330) yıllarda Nusretüddevle’nin hâkimiyet alanının Karahisar’la sınırlı olduğu, 1000 köyünün bulunduğu ve asker sayısının 4000 atlıya yaklaştığı rivayet edilir (Ahmed Tevhîd, TOEM, I/2 [1329], s. 564). 742’den (1341) sonra öldüğü tahmin edilen Nusretüddevle Ahmed’in ardından Sâhib Ataoğulları’nın toprakları Germiyanoğulları tarafından ilhak edildi. Nusretüddevle
Ahmed’in Muzafferüddin ve’d-devle adındaki kardeşi muhtemelen onun sağlığında ölmüştür. Muzafferüddin’in oğulları ve kızlarının Afyonkarahisar’da Sâhibîler Türbesi denilen yerde defnedildiği bilinmektedir. Afyonkarahisar’daki Kubbeli Cami’nin 731 (1330-31) tarihli kitâbesinde bânisinin Nusretüddevle Ahmed b. Muhammed olduğu belirtilmekte, yine aynı şehirdeki ulucaminin Muharrem 742 (Haziran-Temmuz 1341) tarihli kitâbesinde Nusretüddevle ve’d-dîn Ahmed’in adı kaydedilmektedir (Ahmed Tevhîd, TTEM, XV/11 [1341], s. 357-358). BİBLİYOGRAFYA
İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-ʿAlâʾiyye, s. 657, 698-699; a.e.: Selçuknâme (trc. Mürsel Öztürk), Ankara 1996, II, 176, 210-211. Aksarâyî, Müsâmeretü’l-aḫbâr, s. 74, 82, 122, 311; a.e. (trc. Mürsel Öztürk), Ankara 2000, s. 56, 62, 95, 252. İbn Fazlullah el-Ömerî, Mesâlik (Taeschner), s. 36. Müneccimbaşı, Câmiu’d-düvel: Selçuklular Tarihi (nşr. ve trc. Ali Öngül), İzmir 2001, II, 120, 140-141. M. Ferit – M. Mesut, Selçuk Veziri Sahip Ata ile Oğullarının Hayat ve Eserleri, İstanbul 1934, s. 139. Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, s. 150-152. Tuncer Baykara, Denizli Tarihi (İkinci Kısım: 1070-1429), İstanbul 1969, s. 33-35. Nejat Kaymaz, Pervâne Mu‘înü’d-dîn Süleyman, Ankara 1970, s. 106, 135, 173-174. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 604-605, 639, 648. Mustafa Çetin Varlık, Germiyanoğulları Tarihi (1300-1429), Ankara 1974, s. 29, 42. Yaşar Yücel, Çoban-oğulları Candar-oğulları Beylikleri, Ankara 1980, s. 192. Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler (trc. Yıldız Moran), İstanbul 1984, s. 307. İbrahim Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleriyle Beyşehir Tarihi (nşr. Ahmet Savran), Erzurum 1991, s. 36-37, 45. Hakkı Önkal, Anadolu Selçuklu Türbeleri, Ankara 1996, s. 370372. Erdoğan Merçil, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara 2004, 315-316. Ahmed Tevhid, “Rum Selcukī Devleti’nin İnkırazıyla Teşekkül Eden Tavâif-i Mülûkdan Karahisar-ı Sâhib’de Sâhib Ataoğulları”, TOEM, I/2 (9) (1329), s. 563-564. a.mlf., “Sahib Ataoğulları’ndan Ahmed”, TTEM, XV/11 (88) (1341), s. 357-358. Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, I, Ankara 1970, s. 62, 81. C. Imber, “Ṣāḥib Atā Ogullarī”, EI2 (İng.), VIII, 831. Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2008 yılında İstanbul’da basılan 35. cildinde, 518 numaralı sayfada yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız. ...Devam
edecek...
ANDL-85
DÜNYANIN EN GÜVENLİ BELGESİ
Anadolu .
AVRUPA BİRLİĞİ’NE HIZLI UCUZ 100 % KALİTE
VE BELGENİZLE GİRİN
100 % UYGUN FİYAT
www.el tedan smanl k.net2 www.el tebelgelend rme.com
100 % 24 SAATTE TESLİM
www. qcert.co.uk
A AT I O N
CREDITAT
I
ERN
NT
CERT
R N AT I O N A
TE
D
IN
CERT
E
www.ulakder.org
I
Uluslararası E-mail [email protected]
AC
D
nfo@el tedan smanl k.net
IQ ®
L
A S S O C I AT E
E-ma l :
ANDL-86
IQ
I
ON
W E B : www.el tedan smanl k.net w w w. e l t e b e l g e l e n d r m e . c o m
CREDITAT
A S S O C I AT
TELEFAX: 0232 453 29 72 GSM : 0542 270 94 02
®
AC
ON
E L İ T E D A N I Ş M A N L I K BELGELENDİRME & MARKA / PATENT TESCİL
L
TURKEY, USA, GERMANY, FRANCE, ITALIA, SPAIN, INDIA, EGYPT, CHINA, IRAN, GREECE, AVUSTRALIA, CANADA
www. ao.org