Data Loading...
Robi Çıldırdı Flipbook PDF
Robi Çıldırdı
333 Views
115 Downloads
FLIP PDF 1.56MB
FARUK YILDIZ
FARUK YILDIZ
ROBİ ÇILDIRDI Erdem Yayın Grubu: 1988 Erdem Çocuk: 1814 ISBN: 978-605-279-337-4 Genel Yayın Yönetmeni: Melike Günyüz Yayın Koordinatörü: Zeynep Gülsüm Sağlam Yazan: Faruk Yıldız Editör: Meryem Uçar Grafik Tasarım: Ayşe Adaş Kapak Tasarım ve İllustrasyon: Şükriye Gürpınar © 2022, Erdem Yayınları Tic. AŞ Tüm yayın hakları saklıdır. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında, yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz ve kullanılamaz. İstanbul, 2022 (3.000 adet) Baskı: Alfabe Basın Yayın San. Tic. Ltd. Şti. İkitelli OSGB Mah. Enkoop 1. Sok. No: 1B/-1 Başakşehir/İstanbul T: 0212 485 21 25 Matbaa Sertifika Numarası: 46012
ERDEM YAYINLARI TİC. AŞ Başak Mah. Mevlana Celaleddin Rumi Cad. No: 26 Bodrum Kat 34480 Başakşehir/İstanbul T: 0212 486 34 00 F: 0212 486 34 01 [email protected] www.erdemyayinlari.com.tr Yayıncı Sertifika Numarası: 40018
FARUK YILDIZ
TUHAF MERAKLı Biraz tuhaf gelebilir ama evimizdeki eşyaların bozulması beni mutlu eder. Hele bozulan şey karmaşık bir makineyse kimse beni tutamaz. Hemen aletlerimi alır, bir köşeye çekilir ve derhâl işe koyulurum. Kablolar, vidalar, birbirini çeviren çarklar ve düğmeler... Onlarla saatlerce bıkmadan, usanmadan uğraşabilirim. Gevşemiş vidaları sıkıştırır, kopmuş kabloları birbirine bağlar, dağılan parçaları bir araya getirmeye çalışırım. Kısacası bir şeyleri tamir etmek benim en büyük eğlencemdir.
5
Kendimi bildim bileli böyleyimdir. Annem, böyle bir çocuk olduğumu ben daha üç yaşındayken fark ettiğini söyler durur. Tamir etmeye çalıştığım ilk şey, dedemden kalma eski bir saatmiş. Senelerdir hep aynı yerde, mutfaktaki rafın üzerinde öylece duruyormuş. Duruyormuş derken gerçekten duruyormuş! Akreple yelkovan hep aynı vakti gösteriyormuş yani. Derken bir gün fırsatını bulmuş, kimselere görünmeden saati yerinden almışım. Tabii o günkü çabalarım saati yeniden çalıştırmaya yetmese de annem benim hakkımdaki hükmünü oracıkta vermiş: “Bu çocuğun aklı fikri bir şeyleri kurcalamakta!” Bu konuda pek de haksız sayılmaz. Çünkü ne zaman çalışan bir makine görsem hep aynı soruyu soruyorum kendime:
“Acaba bu şey
nasıl çalışıyor?” Mesela arabalar... Bu kadar hızlı nasıl hareket edebiliyor? Ya da ütü, nasıl oluyor da o kadar ısınmayı başarıyor? Tabii bir de ekmek kızartma makinesi var. Bu becerikli makine, her seferinde ekmekleri tam zamanında yukarı fırlatıp onları yan6
maktan kurtarıyor. Sabahları kahvaltıda bu fırlama sesini duyduğum an gözlerimi ona çevirip düşünmeden edemiyorum: “Nasıl ça-
lışıyor acaba?” Sorularıma cevap bulabilmenin benim için bir tek yolu var. O makineyi söküp parçalarına ayırmak, sonra da her parçasını tek tek incelemek... Böylece nasıl çalıştığını çabucak çözebilirim. Tabii annemin tepkisini düşününce ekmek kızartma makinesini parçalarına ayırmanın pek de iyi bir fikir olduğunu söyleyemem. Meraklı hâlimden dolayı hayatım biraz farklı geçiyor. Oyuncaklarla oynamak yerine onları ilk fırsatta söken, parçalarına ayıran bir çocuk oldum hep. Ailem, başta bu duruma engel olmaya çalışmıştı. Zamanla çevremdeki herkes bunu engelleyemeyeceğini kabullendi. O zaman annem bu duruma kendince bir çözüm buldu. O günü hâlâ çok iyi hatırlıyorum. Birinci sınıfa başladığım seneydi. Annem okuldan sonra yanıma gelmiş ve bozuk, eski bir el fenerini bana doğru uzatıp şöyle demişti: 7
“Al bakalım Arda! Bunu tamir etmeni istiyorum.” Feneri elime alıp hayretle annemin yüzüne bakarken o, hep yaptığı gibi hafifçe saçlarımı okşayıp şöyle devam etmişti: “Şimdi beni iyi dinle canım. Her insan başka bir yetenekle dünyaya gelir. Bazılarımız bunu fark edip onları kullanacak kadar şanslıdır. Bazıları ise yeteneklerini geliştirecek fırsatı bulamaz. Şimdi bana söz ver bakalım. İçindeki ışığı her zaman canlı tutacaksın. Yeteneklerini de hep güzel işler için kullanacaksın.” Başımı sallayarak şaşkın şaşkın bakmıştım. “Son bir şey daha...” diye devam etmişti annem: “Artık evdeki eşyalarımızı rahat bırakmalısın. Bunun yerine bozuk olanları tamir etmeye çalış, olur mu?” Bu benim için harika bir anlaşmaydı. Merakımı gidermek için zararsız bir yol bulmuştum nihayet. Tamir etmek... Çalışmıyor diye kenara atılmış şeyleri tamir eder, onları çalışır hâle getiririm. 8
Mesela geçen hafta komşumuz Sevim abla bize geldi. Yağmurlu bir gündü. Kapıyı açtığımızda onu sırılsıklam karşımızda bulduk. Sevim abla evden çıkarken ıslanmamak için yanına şemsiye almıştı ama yolda bir türlü açılmadığından ıslanmıştı. Hâliyle öfkeliydi. Öyle ki içeri geçerken hâlâ şemsiyeye söyleniyordu: “Bu da iyice eskidi. Bir daha güvenip elime almam.” Ben alırım! Hemen bozulan şemsiyeyi kapıp odama çekildim. Annem komşumuzla ilgilenip ona sıcak bir çay ikram ederken ben de büyük bir zevkle işe koyuldum. Misafirimizin evine dönme vakti geldiğinde işlem neredeyse tamamdı. Sevim ablayı kapıdan çıkmadan yakaladım. Son anda yaptığım birkaç hızlı denemeden sonra şemsiyeyi eline tutuşturup denemesini istedim. Pek ümidi olmadığı bakışlarından belliydi. Beni kırmak istemedi. Düğmesine basıp şemsiyenin sorunsuz çalıştığını görünce yüzüne bir gülümseme yayıldı. Birkaç defa daha açıp kapadıktan sonra, 9
“Harikasın Arda... Nasıl yaptın bunu? Eskisinden bile güzel çalışıyor!” dedi. Sevim abla şemsiyesiyle kapıdan mutlu mutlu çıkarken annem yanıma gelip yanağıma kocaman bir aferin öpücüğü kondurdu. Tamir etmek konusunda oldukça iyiyimdir. En iyi arkadaşım Ömer’le de tamir yeteneğim sayesinde tanıştım.
10
EN İYİ DOSTUM Ömer de annemin bahsettiği, yeteneklerini kullanmayı bilen şanslı insanlardan biri. Onu gördüğüm ilk gün anlamıştım bunu. Harika bir arkadaş olmasının yanı sıra kesinlikle bir dâhi. Neler yapabildiğine şahit olan herkes eminim benimle aynı şeyi düşünür. Dostluğumuzun temelleri yaklaşık bir sene öncesine, soğuk bir kış gününe dayanıyor. Sıkıcı bir hafta sonuydu. Sabahtan beri pencerenin kenarına oturmuş, dışarıyı seyrederek vakit geçiriyordum. Tek isteğim vardı. Akşam haberlerinde sözünü ettikleri kar yağışının bir an
11
önce başlaması... Vakit öğlen olmuş, tek bir kar tanesi bile düşmemişti. Evimizin tembel ve tombul kedisi
Miskin
de benimle bu uzun bekleyişe ortak olmuştu. Gerçi onun için bu durum zor sayılmazdı. Çoğu zaman olduğu gibi halıda değil, bu kez dizimde uyukluyor; kahverengi tüylerini okşadıkça da arada bir mırlayıp duruyordu. Annem öğle yemeği hazırlamak için mutfağa gitmişti. Babamsa arka taraftaki koltukta uyukluyordu. Çalıştığı inşaat şirketi yeni bir binanın yapımına başladığından beri babam her tatil gününü böyle geçiriyordu. Haftanın altı günü kocaman bir kepçeyi kullanmak onu yoruyor olmalıydı. Kar yağmasını beklemekten vazgeçip pes etmek üzereydim ki garip bir şey oldu. Gökyüzünde süzülen tuhaf bir karartı hızla yaklaşıp pencerenin önünden geçti. İlk önce bunun bir martı olabileceğini düşünüp pek aldırış etmedim. Miskin de böyle sanmış olmalıydı. Uyanıp hareketlendi. Burnunu pencereye dayayıp kulaklarını havaya dikti. Neler olup bittiğini anlamak için dikkatimi toplayıp tekrar aynı 12
yöne baktım. Görünürde bir şey yoktu. Belki de gerçekten martıydı. İki katlı, ahşap evimizin çatısına yuva yapan kuşlar ara sıra ön taraftan böyle süzülürdü. Çok geçmeden az önce gördüğüm karartı, köşeden tekrar çıkıp büyük bir hızla aşağıya, evimizin bahçesine doğru çakılıverdi. Bahçeye çıkmak için merakla yerimden fırladım. Neyse ki Miskin olacakları önceden sezmiş, zıplayıp kucağımdan inmişti. Öyle hızlı hareket etmiştim ki arkadaki koltukta uyuduğunu sandığım babam gözlerini aniden açtı. Beklediğim kar yağışının başladığını düşünmüştü. Ben kapıya doğru koşarken arkamdan seslendi: “Eldivenlerini giymeyi unutma Arda!” Bahçeye çıkıp yerdeki şeyin yanına vardığımda gözlerimi hayretle açtım. Bu bir dıron-
du! Dört pervanesiyle havada süzülen, adına “uçan göz” dediklerinden... Bahçemizin ortasına daha önce görmediğim türde bir dıron düşmüştü! Oyuncak olarak kullanılanlardan değildi. Bu kadar büyüğünü ilk kez görüyordum. Nasıl ve neden düşmüştü buraya, hiçbir 13
fikrim yoktu. Bildiğim tek şey, durumunun hiç iyi görünmediğiydi. Düşerken pervanelerinden biri fırlamış, alt taraftaki parçalarından biri de yerinden çıkmış, sallanıyordu. Bu hâldeyken tekrar uçamazdı. Büyük bir dikkatle dıronu ve parçalarını alıp eve döndüm. Babam elimdekileri görünce şaşkınlıkla sordu: “Nereden buldun onu?” “Az önce bahçemize düştü. Bazı parçaları zarar görmüş.” Babam elimdekini dikkatle incelemeye başladı. Dıronu o hâlde gördükten sonra onu tamir etme fikri benim için dayanılmazdı. Bu düşünceyi aklımdan çıkarmak hiç kolay değildi. “Kimin olabilir acaba?” diye sordum. “Bilmem!..” diye cevapladı babam. Sonra da aklımdan geçeni okur gibi ekledi: “Bizim olmadığı kesin. O yüzden bırak bu hâlde kalsın. Sahibini bulur teslim ederiz.” Bundan pek hoşlanmasam da babam haklıydı. Benim olmayan bir şeye izin almadan el süremezdim. 14
Sonraki üç gün boyunca sık sık odama çekildim. Dıronu ve kırık parçalarını koyduğum kutuyu her fırsatta açtım. Dikkatle onu ve parçaları masanın üstüne koyup uzun uzun inceledim. Okuldayken aklımın bir köşesinde hep o vardı. Defterime dıronun küçük bir resmini bile çizmiştim. Tabii resimde dağılmış parçalarını yerine yerleştirmeyi ihmal etmedim. Merak dolu bekleyişim neyse ki fazla uzun sürmedi. Üçüncü gün, ikindi vakti bahçe kapımız çalındı. Kapıyı açınca karşımda Ömer’i buldum. Henüz tanışmamış olsak da hemen kanım kaynamıştı. Sarı saçlı, gözlüklü ve gülümsemeyi seven biriydi. Benim gibi kara kuru biri karşısında oldukça iri yarı sayılırdı. Kaybettiği dıronundan söz etmeye başlayınca durumu anladım. Sözünü bitirmesine fırsat vermeden beni beklemesini söyledim. Koşup odamdan dıronu ve kırık parçaları koyduğum kutuyu getirdim. “Bahçemize düştü. Onu bu hâlde buldum.” dedim. Yerinden çıkmış pervaneyi fark edince morali bozuldu. 15
“Fena dağılmış!” diye iç geçirdi. Yüzündeki ifadeden canının ne kadar sıkıldığını anlayabiliyordum. Bu kötü durumu tersine çevirmeyi istedim. “İstersen onu senin için tamir edebilirim.” dedim. Teklifime biraz şüpheyle yaklaşması doğaldı. Ne de olsa henüz tamir konusunda neler yapabileceğimi bilmiyordu. O yüzden biraz düşündü. Birkaç kez yüzüme baktıktan sonra sordu: “Gerçekten tamir edebilir misin?” Bunu duyar duymaz beklediğim vaktin geldiğini anlayıp harekete geçtim. Ömer’i odama davet edip hemen işe giriştim. İlk önce çıkan pervaneyi yerine takmaya çalıştım. Şanslıydık çünkü tamir kutumda tam da bu iş için uygun bir vida bulmuştum. Ardından sıra, pillerin konulduğu bölümü sağlamlaştırmaya gelmişti. Bunun için de çok özel işler için kullandığım yapıştırıcı yetmişti. Yapıştırıcının kurumasını beklerken biz de nihayet sohbete başladık. Ömer de benim gibi altıncı sınıfa gidiyordu. 16
Aynı mahallede, bizden birkaç sokak ileride oturuyordu. Farklı okullara gittiğimizden daha önce birbirimizi hiç görmemiştik. Tamir işi bittikten sonra dıronu denemek için doğruca bahçeye çıktık. Ömer, dıronu bahçenin ortasına koyup vakit kaybetmeden güç düğmesine bastı. Birkaç adım geriye çekildikten sonra çantasındaki tableti çıkarıp onu kontrol edeceği programı açtı. Merakla olacakları bekliyordum. Çok geçmeden pervanelerin sesi duyulunca Ömer sevinçle yüzüme baktı. “Çalışıyor!” diye bağırdı. Sorunsuz çalışıyordu. Bana döndü: “Şimdi iyi izle!” dedi. Ekranda hızlı hızlı birkaç yere dokunup tableti tekrar çantasına koydu. Bu sırada yerden havalanıp tepemizde ufak bir daire çizen dıron bir anda gözden kayboldu. Ağzım açık ona bakıyordum. Sonunda dayanamayıp sordum: “Eeee şimdi ne olacak? Onu tekrar mı arayacaksın?” Ömer gayet sakindi. “Merak etme... Nereye gideceğini iyi biliyor. Programını ben yazdım.” 17
Arda, bozuk olan her şeyi tamir etmeyi seven bir çocuk. Dostu Ömer de yazılım konusunda uzman. İki dost, teknolojinin doğayı korumakta kullanılmasını sağlamak amacıyla düzenlenen bir proje yarışmasına katılır. Yarışma için Robi adını verdikleri ilginç bir robot yaparlar. Robi, onların başlarına türlü türlü işler açar. Bakalım yarışmanın sonucunu kim belirleyecek? Robi Çıldırdı, sizleri heyecanlı bir maceraya davet ediyor.
ISBN: 978-605-279-337-4