Data Loading...

Yoksun Dergisi 3.Sayı Flipbook PDF

3.sayı (6)


155 Views
29 Downloads
FLIP PDF 89.28MB

DOWNLOAD FLIP

REPORT DMCA

SAYI 3 2021 Kasım-Aralık

2757-9751

y ksun Türkçe Düşünüp Türkçe Konuşanların Adresi

Edebiyat, Kültür ve Sanat Dergisi

"Dilde, fikirde, işte birlik." İsmail Gaspıralı

Talha TOPAL- Ahsen KODAL- Ayşe Melisa BENLİ- Abdullah TOPRAK-Ayşe ÇINAR- Hakkı KAPUKAYAMuharrem POYRAZ- Sultan Büşra ARI-Zeynep KOCABUĞA- Musa EKİCİ- Osman KOYUNOĞLU- Süleyman AKSOYGalip KÖFTECİ- Naşide ARSLAN- Şule DURAK- Rüveyda YERLİ- Gökhun AYDIN- Ali Sait SAMYÜREK- Cuma GÖKÇE

2757-9751

İMTİYAZ SAHİBİ VE GENEL YAYIN YÖNETMENİ Talha TOPAL SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Ayşe Melisa BENLİ YAYIN KURULU SORUMLUSU Ahsen KODAL YAYIN KURULU Talha TOPAL, Ahsen KODAL, Ayşe Melisa BENLİ, Abdullah TOPRAK Musa EKİCİ, Zeynep KOCABUĞA GENEL SEKRETER Abdullah TOPRAK EDİTÖR Ayşe Melisa BENLİ GRAFİK TASARIM/ KAPAK TASARIM Ayşe Melisa BENLİ SOSYAL MEDYA SORUMLUSU Ahsen KODAL, Abdullah TOPRAK 2 Aylık Süreli

Yayın





/yoksundergisi

/yoksundergisi

DİLDE BİRLİĞE TARAFLI BİR BAKIŞ Kıymetli Yoksun Dergisi okurları; Dergimizin 3.sayısında İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” düşüncesinden yola çıkarak “Dilde Birliğe Taraflı Bir Bakış” adlı hususi fikirlerimi dile getiren bir yazı kaleme almaya karar verdim. Yazıma geçmeden önce büyük dava adamı ve mütefekkir olan İsmail Gaspıralı beyi rahmet ve minnetle anıyorum. Bu sayımızı Gaspıralı beye ithaf etmemizde öncülük eden, onun fikirlerinin Türk dili, Türk tarihi ve Türkçe eğitimi açısından ne kadar önemli olduğunu biz öğrencilerine hissettiren kıymetli hocam Dr.Öğr.Üyesi Mehmet Ali Bahar’a sevgi ve saygılarımı sunuyor, ellerinden öpüyorum. Evvela dilde birlik hususu dünya üzerinde yaşayan milletler için ne kadar önemli olduğunu, milletlerin kimliklerini nasıl etkilediğini ve siyasi-ekonomik olarak diğer milletlere etkilerinin neler olduğunu düşünmek gerekir. Milletleri coğrafyaları ayrı olsa da birlik içinde tutan ana unsurlardan birisi dildir. Dilde ayrılığa veya soykırıma uğramış milletlerin ufukları daralmış, gönül coğrafyaları yok olmuştur. Bu yok oluş yüzyılların üzerine bir sünger çekmek demektir. İşte bu süngeri ortadan kaldırmak için mücadele eden kahramanlardan birisi de İsmail Gaspıralı’dır. Onun dilde birlik düşüncesi elbette ki fikir ve işte birliği doğurmuştur. Dil aklın dışa vurumudur. Dillerini koruyan, zenginleştiren ve diline ait kavramlar ile düşünen milletler akıllı milletlerdir. Gaspıralı’nın eğitimin ana dilde başlaması düşüncesi, Rusya da yaşayan müslümanlar üzerinde büyük bir etkiye vesile olmuştur. Aynı kavramlar ile düşünmek ve konuşmanın iletişimi kolaylaştırdığı açıktır. Gaspıralı’nın ortak dilde basın yayın organlarının olması, edebi bir dil olan İstanbul Türkçesine ehemmiyet verilmesi gerektiği düşünceleri, sosyal birliği ve bağımsızlığı sağlayacağı görüşü aşikardır. Yayın organı olarak “Tercüman” gazetesi Rusya’da büyük bir ses getirdi. Bağımsızlık hususunda hayata geçirdiği eylemlerde kadınlarında aktif olmasını istiyordu. Ablası Pembe Hanım Bolatukova’ya 1893 tarihinde Bahçesaray’da ilk Usul-ü Cedid kız mektebini açtırdı. Bu sayı 1914’te beş bini geçti. Rusya Müslüman Kongrelerinde eğitim dilinin Türkçe olmasını sağladı. Bu büyük başkaldırıları okudukça isyan ahlakının nasıl olması gerektiği daha da iyi idrak edilmektedir. Gaspıralı bey sadece bir örnektir. Milli kimliğin en önemli ayağı olan dil için yaptığı mücadeleler sadece dergilerde yada gazetelerde anılmamalıdır. Derslerde, konferanslarda, sempozyumlarda kısacası hayatın her anında göz önünde bulundurulmalıdır. Gaspıralı mücadele ettiği yıllarda özgür kalmanın ana unsurunun dil olduğu görüşündedir. Gelgelelim bu yüzyıla. 21.yüzyılda özgür kalmanın yolu, zengin bir ekonomiden geçmiyor, sahip olduğunuz siyasi güçten geçmiyor, nereden geçiyor biliyor musunuz? Ruhtan, milli kimlikten, mitolojiden ve dilden geçiyor. Bugün okullarımızda ikinci sınıftan itibaren yabancı dil eğitimi verilmektedir. Ortaokullarımızda ve liselerimizde Türkçe, Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı derslerinin saatleri neredeyse İngilizce dersinden az bir konumdadır. Bugün İngiltere ekonomisinin yaklaşık %15’lik gibi bir kazanımı verdiği dil eğitiminden gelmektedir. Burada artık önemli olan eskiden sürekli dile getirdiğimiz jeostrateji değil jeokültürdür. Milletlerin başka kültürlerle savaşında en önemli silah dildir. Dil kullanımını zenginlik ve üstünlük propagandası olarak kullanan milletler, sosyo-ekonomik ve kültürel gelişimlerini gün yüzünde tutarak başka milletler üzerinde baskılar kurmaktadır. Prof.Dr. Firdevs Güneş hocanın “Dil Savaşlarındaki Gelişmeler ve Türkçemiz” ile “Türkçemizin Gücü ve Geleceği” yazıları dilin ne denli büyük bir kuvvet olduğuna dair derin bilgiler içermektedir. Teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte sanal dil savaşları önem arz etmeye başlamıştır. Yabancı dil esaslı sosyal medya ağları, insanları medyanın istediği dili öğrenmeye itmektedir. Bu istenilen dilin insanın her alanda karşısına çıkması, kendi dilini geri atma düşüncesini tetiklemektedir. Özellikle de İngilizcenin internette baskın dil olması, bazı ülkelerde diğer dillere karşı büyük bir haksızlık olarak görülmekte, özellikle Fransa, İspanya ve Almanya gibi ülkelerde bu duruma şiddetle karşı çıkılmaktadır. İnternette yer almayan ve kullanılmayan dil modern dünyada yok hükmündedir. Bu yüzdendir ki Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesinde yapılan çalışmalarda olabildiğince Türkçeye önem verilmelidir. Türkçe kodlamalar yaygınlaştırılmalıdır. Değerli okurlarımız, Türk milletine mensup bireyler dünya üzerinde büyük bir coğrafyaya hakimdir. Türk dili çok zengindir. Mantığı esas almaktadır. Kurallı bir dildir. Ses zenginliği, ses-şekil ilişkisi, kelime tanıma, hece ve kelime üretme, zihinsel sözlük gibi özellikleri eğitim ve öğretimde büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Okullarımızda Türkçe, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapan kıymetli hocalarımızın Türkçemizin yapısına uygun dil ve zihinsel becerileri geliştirici yeni Türkçe Öğretim Programlarını uygulamaya çalışmalarını rica ediyorum. Yetişen nesiller Türkçe kodlar ile düşünmesini sağlayalım. Başka dillerin kodları ile düşünmek, derin yapımızda yer alan zenginliklerimizi yok etmek demektir.

Dilimiz kimliğimizdir. Ona sahip çıkalım.

Talha TOPAL

Gelin gülle başlayalım atalara uyarak DİRİLİŞİN KEŞFİ Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine... SEZAİ S.KARAKOÇ

KARAKOÇ Aşkı dünyevî ve ilahî olarak ikiye

ayırırsak şiirinde aşkı tanımlamasıyla dönemi içerisinde herkesten

farklı bir çizgide ilerleyen Sezai Karakoç’a göre dünya hem aşkın hem de aşksızlığın mekanıdır. Bu sebeple yeniden doğmak için sevmek gerekir. Çünkü Karakoç’a göre sevmek, yeniden doğmaktır. Bu bağlamda onun çoğu şiirinde kadın imgesini sembolleştirdiği Leyla, sevmenin hem nesnesi hem de öznesidir. Bir başka deyişle Leyla seven ve sevilendir. Ancak büsbütün soyut bir tasavvur da değildir. Leyla canlı ve yaşayan biri olarak tasavvur edilir. Bütün hayatı anlamlandıran aşk, Karakoç’un şiirlerinde tıpkı gül gibi sembolleşmiştir. Daha ötede Karakoç’ta aşkın öznesi Allah’tır. Bütün şiirlerde söylediğim sensin/ Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin/ Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkıs’ın/ Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine âşikarsın bellisin/ Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için/ Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini/ Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini/ Ey gönüllerin en yumuşağı en derini/ Sevgili/En sevgili/ Ey sevgili/ Uzatma dünya sürgünümü benim. Sezai Karakoç’ta kadın imgesi denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Leyla, zamana umutla bakan şairin hemen yanı başındadır. Kadında var olan sonsuz gülümseme ve toparlanma ruhu, şairin insanlığa dair görüşleriyle paralellik arz eder. Fakat sonradan duruldu Leyla/ Tevekkülle huzuru buldu Leyla/ Ruhta kopan fırtınalar dindi/ Gökten gönle sükûnet indi/ Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak/ Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak/ Hep aynı varoluşun dönüşümleri. İslam tasavvufundaki yorumlara benzer bir bakış açısıyla Sezai Karakoç’un incelenen diğer şairlerle arasında kadına bakışıyla da farklı bir yerde durduğunu söylememiz gerekmektedir. Bu bakış açısına göre kadın ve özellikle aşk, tek bir pencereden bakılmayacak kadar geniş bir anlama sahiptir. İnsanlık, kadınla birlikte sevgiyle ve umutla var olacaktır. “Bütün bu sevgililer, asıl sevgiye, ebedîliğe layık sevgiye bir basamak, bir başlangıç, bir hazırlıktır. Nice ruh bu basamaklarda yorulur, tükenir. Ama bütün bu basamakları aşan gönül ve ruh mutlak sevgiye, Tanrı sevgisine ulaşır, ona bağlanır. Bu yönüyle Karakoç’un “Monna Rosa” şiiri aşk şiirleri içinde çok farklı bir yerde durur: Açma penceren, perdeleri çek:/ Monna Rosa, seni görmemeliyim./ Bir bakışın ölmem için yetecek;/ Anla Monna Rosa, ben öteliyim .../Açma pencereni, perdeleri çek.(Monna Rosa) Usta şairimiz Sezai Karakoç’u anlatmışken onun Monna Rosa şiirinden de bahsetmemek olmazdı. Monna Rosa şiiri için Sezai Karakoç; “Şairin dilinden olup bir rüyadan uyanışın anlatılışı gibidir.” der. Monna Rosa şiiri Türk edebiyatının en sevilen şiirleri arasında yer almakla birlikte Sezai Karakoç’un da ilk şiirlerindendir. Monna Rosa “tek gül” anlamına gelir. Şiirin her kıtasının başındaki harfleri yan yana getirdiğimizde “Muazzez Akkayam” çıkar. 1950’de Mülkiye’de öğrenciyken bu şiiri yazmıştır ancak 2002 yılına kadar hiç yayınlamamıştır. Sezai Karakoç’un Monna Rosa ‘sını okuyan herkesin yüreğini güvercin yüreği misali titrer. Sevda denince, hele de karşılıksızsa ilk akla gelen odur. 60 yıl önce kaleme alınan bu şiirin kime ithaf olduğu şiir yazıldıktan 50 yıl sonra ortaya çıkar. Bir rivayete göre Sezai Karakoç üniversitede okurken okul arkadaşına sevdalanır. Fakat ona bir türlü bu sevdasını açıklayamaz. Bir gün cesaretini toplayıp aşkını Muazzez Hanım’a arz eder. Muazzez Hanım ise bu teklifi reddeder. Ve usta şairimiz Sezai Karakoç’un kaleminden şu dizeler dökülür: Mona Rosa. Siyah güller, ak güller. Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak. Kanadı kırık kuş merhamet ister. Ah senin yüzünden kana batacak. Mona Rosa. Siyah güller, ak güller...

KAYNAKÇA Orhanoğlu, H.(2021). Aşkın Aşkla İmtihanı, Yitiksöz Edebiyat Dergisi. İki Aylık Sanat Edebiyat ve Düşünce Dergisi, K.maraş: Kültür Sanat Yay.

Rahmetle...

Ahsen KODAL

IZDIRAP

Göz yaşım son kez aktı yastığa Derdimin ilacını ararken bin bir umutla Düştüm Umut ederken doyasıya yaşamayı Zamanın kıskacı hapsetti beni bu zulme Yaşarken bu çağda bin bir gafille Yürekleri solduran, gülleri kurutan acıyla Her cefanın ardından, ölmeyi arzuladım Ve düşündüm; Bu tezat, neye muhtaç ediyor bizi Sadece kendini düşünüp yaşamayı mı Başkasının acısıyla ağlamayı mı Bazıları bir çula otururken Bazıları neden koca dünyaya sığamadı? Derdim, budur dostlar Bir türlü bulamadım ben cevabını Zinhar, anlamayın beni yanlış Ben düşünüp duran bir garibim. Varsa bir derdim o da bu çağadır. Bu düzenedir, bu zamanadır. Nasıl geldik bu hale? Nasıl güldük, ağlarken bir çocuk? Bundandır geceleri uyuyamam. Bundadır, gökyüzüne neşeyle bakamam. Düştükçe gözüme bu hazin son. Ne yapsam avunamam.



Ayşe Melisa BENLİ

Gözlerini kapatıp kalemine sarılmak…

ŞİİRİN BENCESİ Bugün şiir... Aslında hayatımızın her anında şiir. Şiir, yolculuğa çıkmaktır bence. Nerede, nasıl olmak istiyorsan kelimelerle resmetmektir o ruh halini. Sonra süslemek ince ince. Gözlerini kapatıp kalemine sarılmak… Yüreğinin sesinde kah bozkırları dolaşmak, kah yağmurlu bir sonbahar gününde şemsiyesiz yürümek, kah bir bankta denizin dalgalarında yalnızlıkla yoğrulmuş bedenini martılarla bütünleştirmek, kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında sonsuz mavilikle savrulmak ve ardından leylak kokularında baharı hissedebilmek… Yolculuk ya bu… Bir aşk yangınına atıverirsiniz kendinizi sonrası mı ? O yangında susuz kalmış çatlamış dudaklardan çıkacak kelimeler şiir oluverir işte. Her okuyanın farklı dizesinde kaybolduğu bir şiir. Okuyucu çıkar bu sefer yolculuğa. Altı çizilir bir dizenin ve başlanır bir hayale dalmaya ya da bir pişmanlığın acısına ya da geçmişten gelen bir tortunun taşmasına belki o tortunun geleceği bile çalmasına kapı aralanır. Şiir demiştik ya nerede mola vereceğimi bilemediğim için ben de bu yolculuğumu sonlandırıyorum.

Şiir tadında kalın…

Ayşe ÇINAR

BIKMAK USANMAK Yarı kurak bir tarlada koşuştururduk çocukluğumuzda Hiçbir şeyden haberimiz yoktu o zamanlar Bıkmadan, usanmadan oynardık Ve artık bir şey kalmadı o zamanlardan Yoruluyoruz, bıkıyoruz ve usanıyoruz artık Akşam eve dönüşümüz olurdu üstümüz başımız kir, çamur Annelerimiz görmesin isterdik Ve bir çeşme başında sırayla beklerdik Temizlenirdik hafif bir telaşla, gecikmemeye de dikkat ederek Geciktiğimizde ise canımızın yanacağını bilerek Koyulurduk üç beş arkadaş yola Varırdık sonunda evimize Sıcacık yemeğimiz gelirdi önümüze Şükretmesini biliyorduk bir kere, ne olursa olsun şükretmek Bıkmadan, usanmadan şükrederdik biten günümüze Ne o çeşme kaldı, ne arkadaşlığımız Bir yer de kalmadı artık ortada şımaracağımız Mahrum kaldık o kurak tarlamızdan Ve yine bıkıyoruz, usanıyoruz artık bunların birer birer yok oluşundan Korkuyoruz da artık yaklaşan sorumluluktan Gidip geliyoruz okula, düşmüyor çanta omuzumuzdan Acaba babalarımız kadar güçlü durabilecek miyiz ayakta? Kaçımız tıpkı babası gibi olabilecekti hayatta? Kim elleri nasırlaşana kadar çalışacak, kim masa başında bir iş kuracak? Boğuşup duruyorduk bu sorularla kafamızda Ama o okulumuzun yolu var ya En çok o bizi bıktırdı usandırdı işte Girer girmez kocaman bireyler gibi sorumluluk çökerdi üstümüze Çıkar çıkmaz da çocuk oluverirdik tekrar bir anda Bizler her gün yaşadık bu duyguyu Yavaş yavaş söndü içimizdeki bu değişim Çocuk tarafımız artık işlemez oldu Bizler kocaman bireyler oluvermiştik O sorumluluk ise artık omuzumuzda daha fazla Çantalarımızın ağırlığını arar olmuştuk Çünkü her geçen gün eziliyoruz artan sorumluluğumuzun altında Ders kitabı götürüp getirmeye benzemiyordu hayat Ve artık tüm arkadaşlarım bunun farkında Bu farkındalık kopardı bizi Artık ne haberimiz vardı birbirimizden Ne de o şımarıklıklar geçiyordu zihnimizden Çantalarımızdan daha ağır bir şey ayırdı bizi bizden İşte tam da burada tekrar bıktık usandık Artık bıkmak da usanmak da eksik olmuyor ki hiç dilimizden…

Hakkı KAPUKAYA

SÜKUTUN RESMİ

Mehtap altında, eski bir kâğıda Tüm dünyayı yazarım, en güzel insana Tüm kalbimi veririm, bir bu şiire Yalnızca, bir kâğıda

Çizerim resmini, şiirlerimde Anlatırım güzelliğini, kelimelerimle Sadece mısralarımda, dizelerimde Baştan yaratılır eşsiz gözlerin, zihinlerde

Mahkûm oldum, dünyanın en güzel yerinde Senin kalbinde, mesafelere

Bomboş bir kâğıttım, insanların elinde Sahipsiz bir kalemdin, sahte sevgilerde Senin eserin, üstümde yazan her kelime Senin yapıtın, şiirde geçen her dize

İsimsiz bir şairim, şiirlerinde ağlayan Şiirlerinde sarılan, kavuşan Mehtap altında hayali şiiri olan

Radyoda süregelen bir şarkı Kimse anlamadı, kalbimdeki aşkı Duymadı, sessiz haykırışlarımı Senin için attığım çığlıkları

Tercüman oldun, gökteki yıldızlara Kelimelerime, mısralarıma Bir şiir oldun, şaire En güzel yerinde, kalbinde…

Muharrem POYRAZ

KÖRLER ÜLKESİ

ülkesinde tek gözlü adam, kraldır.” Der. Cenap Şahabettin’e göre ise “Körler ülkesinde Erasmus,”Körler görmek suçtur.” İlk bakışta birbirine zıt gibi görünen bu iki görüş, benim içimde harmanlanan ve birbirini tamamlayan iki cümle olurlar. Körler ülkesinde tek gözlü adam kraldır, evet. Çünkü görmek onun ufkunu açmıştır. Gördüğü için daha fazla bilgiye sahiptir ve diğerleri göremediği için bilgilere ulaşmak için ona ihtiyaçları vardır. Kral olmasının sebebi, görme yetisine sahip olması değil, gördüğü için daha çok şey bilmesinden kaynaklanır. Eğer gördüğü zaman korksaydı ve kapatsaydı gözünü o zaman görmesi hiçbir şeyi değiştirmezdi. Veya görme yetisine sahip olsa ancak işitme, dolayısıyla konuşma yetisine sahip olmasa onun görüyor olması ne işe yarardı? Toplumda ileriyi görenler, geçmişi doğru okuyanlar ve bugünü yönetenler tek gözü olan kişilerdir. Toplumda değişimlere vesile olan, gelişimini ve ilerlemesini sağlayan kişilerin bu söze göre tek gözü vardır. Ve onları ileri taşıyan, kral yapan da görme yetileri, esasında toplumda değişimlere vesile olma becerileridir. Bu kişiler daha çok okumuş, daha çok düşünen kişilerdir. Ancak şimdi siz, çok daha bilgili insanlar var ama toplum onları bilmiyor, diyorsunuz değil mi? Evet, toplumun bildiğinden çok daha fazla tek gözü olan insan var. Peki neden? Az evvelki paragrafta bahsetmiştik, görme yetisine sahip olduğu halde konuşamıyorsa bu onun kral olmasına mani olur. Bunun sebebi kör insanların onun gördüğünden haberdar olamamasıdır. Toplumdaki bu “tek gözlü” insanlar seslerini duyurmazsa, kral olamamaları pek tabiidir. Seslerini duyurmaksa zannedildiğinden daha zordur. Neden? Az evvel bahsettiğim Cenap Şahabettin’in sözüne geliyoruz burada: Körler ülkesinde görmek suçtur. Sahiden de böyledir ve bunun örneğini çok kez görürüz. Toplumda kimse görmediği için onun anlattıklarını duyunca deli olduğunu düşünürler. Aklını yitirmiş muamelesi görecektir. Bu tepkilerle karşılaşan pek çok gören kişi gözlerini kapatmayı öğrenmektedir. Seslerini duyurmak bu yüzden zordur. Anlatmaya başladığı zaman herkes deli olduğunu düşündüğünden en başta ailesi ve en yakınları onun ağzını elleriyle kapatmaya çalışacak, gören kişinin rezil olmasını engelledikleri için ona iyilik ettiklerini zannederek yaşayacaklardır. Peki ne yapılabilir? Evet, oldukça zordur gördüklerinin gerçekliğini anlatmak. Vazgeçmemek esastır, görmeyen insanlara anlayacakları şekilde anlatmak gerekir. Bıkmadan usanmadan anlatmak ve diğer görenleri bulmak. Gören insanlar birbirini bulduğunda işleri kolaylaşacaktır. Bir kişi görmeyen insanlara gelip ağaçların yaprakları ile gövdelerinin farklı renkte olduğunu söylesek kaç kişi inanır? Ancak aynı şeyi on kişi söylerse durum değişebilir. Yine görmeyenler çoğunlukta olduğu için zor olacaktır ve birçok kişi onları delirmekle itham edecektir. Onlara, gördüklerini ispatlayacak fikirler ve vazgeçmeme azmi bulmaları için kudret sağlayacaktır birlik olmaları. Sözün özüne gelecek olursak, düşünmeye başlayan, sorgulayan ve insanlara farklı şeyler gösteren insanlar için toplum her zaman deli gözüyle bakar. Vazgeçirmeye ve kendilerince iyileştirmeye çalışırlar. Elbette toplumda görmediği halde gördüğünü iddia eden ve toplumun gerçek görenlere karşı olan güvenini sarsan istisnalar mevcuttur. Öyle ki görenler ve görmeyenlerin ortak bir paydada buluştuğu gerçekleri bile o derece inanılmaz bir hâle getirir ve gerçek olmadığını aşikâr ederler ki, toplum gerçekten görenlerden şüphe eder. Gerçeği anlatmaktan vazgeçmeyen insanlar zor olsa da er ya da geç gördükleri için suçlanan konumundan kral konumuna yükseleceklerdir. Hiçbir emek ziyan olmaz ve hiçbir mükafat çabalamadan gelmez. Görenler, vazgeçip gözlerini kapatarak hayatlarının geri kalanını kör gibi sürdürmemelidir.

Sultan Büşra ARI

DOĞU TÜRKİSTAN’DA NAZİĞİM OLMAK 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra Kaşgar Çin hakimiyetine girer. Çinlilere boyun eğmek istemeyen Uygur Türkleri şanlı ve kanlı mücadeleler verirler. Bu mücadelenin kadın kahramanlarından Naziğim’in destanlaşan hikayesiyle Doğu Türkistan’da kadın olmanın üzerinde durmak istiyorum. 1824 yılında gerçekleşen ayaklanmada başarılı olan Uygur ve Kırgız Türkleri ilerleyen zamanlarda Çin’in baskılarına karşı büyük kayıplar vererek yenik düşerler. Uygur Türklerinin verdiği mücadelede Çin’e destekçi olan azınlıklar ve Çin kuvvetleri Doğu Türkistanlı Türklere karşı kanlı katliamlar gerçekleştirirler. Evleri yağmalanır, yaşlı ve çocuklar işkenceli ölümlere mahkum edilir. Genç kadın ve erkekler ise esir alınır. Esirler zengin beylere satılmak için İli’ye sürgün edilir. Naziğim’in de acıklı ama onurlu mücadelesi böylece başlar. Doğarken Umay anadan dua, Arık Hatundan aklık, Üygen Hanımdan iffet almış olmasına rağmen bahtının karası ayağına pranga olmuştur. İlk andan itibaren direniş gösteren ince belli, narin Naziğim yaralı şekilde esir düştüğünde üç yaşındaki oğlu ile eşinin gözleri önünde öldürülmesine şahit olmuştu. Bir rivayete göre anadan Çolpangül olarak doğar. Kara kaşı, kara gözü, buğday teni, narin bedeni onu halk arasında Nözüğüm (Naziğim) olarak dillere düşürür. Öyle ki gerçek adı unutulur. Dillere düşen bu güzelliği onu Kalmuk Beyine eş olmak üzere köle eder. Kalmuk beyi ile düğünü yapıldığı gün kaçarak ormana saklanır. Kaçtığı fark edilince peşine düşülür. Naziğim bu süreçte iffetini korumak için büyük sıkıntılarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Kaçtıkça peşinin bırakılmayacağının farkındaydı. Bunun için Dağa çıkar. Dağda bir çobana sığınır. Çobandan iyilik görür. Dağda olduğu duyulur. Naziğim kaçmak ister ama iki yüz kadar atlı düşman tarafından yakalanır. Tekrardan kaçmaması için bir Çin Beyine emanet edilir. Çin Beyinin eşi de Uygur kızıdır. Naziğim’in haline açıldığı için eşine yalvarır. Onu teslim etmek yerine hizmetçileri olarak kalmasını ister. Çin Beyi bu duruma öfkelenir. Onu Kalmuk Beyine teslim eder. Evlendikleri gece Kalmuk Beyini öldürerek kaçmayı başarır. Çinli askerler Naziğim’i bulmak için peşine düşerler. Uzun süre saklanmayı başarır. Açlık ve yoksulluktan iyice zayıflar, halsiz düşer. Su getirmek için ırmağa indiği gün ocağından çıkan kıvılcım otları tutuşturur. Ormanda çıkan yangının ardından yeri belli olduğu için Çinli askerler tarafından yakalanır. Zindana hapsederler. Cezası idam olarak kararlaştırılır. Halkın gözü önünde meydanda başı kesilerek şehit edilir. 18. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan zulme karşı verilen mücadelelerden Naziğim’in hikayesi destanlaşarak yakın dönem destanlardan biri olmuştur. Yaşanmış olaydan doğan destanın konusu, Türk kadınının iffeti için verdiği sancılı mücadelesidir. Bu onurlu mücadele halkı tarafından unutulmamış ve anılmıştır. Bugün Doğu Türkistan’daki her genç kız, kadın birer Naziğimdir. Mücadeleleri doğarken başlanmıştır. Günümüz yüzyılında Doğu Türkistan’da Naziğim olmak hiçbir dönemin şahit olmadığı insanlık dışı işkencelerle karşı karşıya kalmaktır. Terörle mücadele kisvesi altında suçsuz olduğun halde işkencelere maruz kalmanın yanında insanlığa sığmayan ahlaksızlık olan tecavüzlere de maruz kalmaktır. Zindanlara toplanan bu kadınlara dayak, açlık ve tecavüzlerle suçlu olduklarını kabul ettikleri belgeler imzalatılmaya zorlanır. Bu belgeleri imzalasalar da zindanlardan çıkarılmamaktadırlar. Üzerlerinde kısırlaştırma çalışmaları yapılmaktadır. Zindanlara alınmayan Türk kızları da Doğu Türkistan topraklarının asimile olmasında kullanılmıştır. Çin’den getirilen Çinli erkekler ile zorla evlilikler yaptırılmıştır. Böylece nüfus değişimi amaçlanmıştır. Rızaları dışındaki evliliklerle tecavüzlere devam edilmiştir. Üzerinde durmamız gereken en önemli konulardan biri de doğum yasağıdır. 1979 yılında başlatılan bu doğum yasağı; köyde yaşayan Uygur Türkleri için iki çocuğa, şehirde yaşayan Uygur Türkleri için bir çocuğa sahip olmaları izni verilmektedir. Daha fazla çocuğa sahip olan kadınlar fark edildiğinde aileye büyük cezalar verilmekte. Doğum öncesi fark edilen çocuklar kürtajla öldürülürken, doğduktan sonra fark edilen çocuklar hastanelerde öldürülüyor ya da kamplara alınarak asimile ediliyor. Annelerinden, ailelerinden koparılan çocuklar zulüm kamplarında Çince eğitim görmektedirler. Dilleri unutturularak böylece asimile uygulamalarına devam edilmektedir. Annelerinden ayrı bırakılan çocuklar kümes hayvanları gibi iç içe uyumak zorunda kalırlar. Anne şefkatinden, bağından uzak, köksüz olarak yetiştirilmeye çalışılır. Doğu Türkistanlı Türkler din özgürlüğüne tabii değillerdir. Kadınların saçları zorla açılmakta. Kapalı ve İslam dinine uygun giyinmek yasaklanmıştır. Bu yasağa uymayan, dinlerini gizliden yaşamaya çalışılan kadınlar (ve erkekler) işkencelerle bedenleri yaralar içinde kalır ya da işkencelere dayanamayarak şehit olurlar.

Bunca zulüm ve işkenceye maruz kalan öz kardeşlerimiz için bizler ne yapıyoruz?

Zeynep KOCABUĞA

Soğuk ve buğulu hazin akşamın Kuytu köşesinde mağrur ve yüce. Tıpkı sözsüz çıkmış aşıkmış gibi; Yarım kalmış masal gündüz ve gece, Biri gelir biri gider gizlice.

Masivada elemli bir kuş varmış,, Bir yerden duymuş ki o efsaneyi; Bu yüzden sabaha kadar ağlamış. Yarım kalmış masal gündüz ve gece, Biri gelir biri gider gizlice.

Hazırlığı bitmiş yolcuymuş gibi , Edep ölçeğinde aşmaz kendini. Ezelden ebede meselmiş gibi; Yarım kalmış masal gündüz ve gece, Biri gelir biri gider gizlice.

Mecnun yabancıdır dünya ilinde Gönlü seraplarda suya kanarmış, Bütün kâinata , âlem dilinde; Yarım kalmış masal gündüz ve gece, Biri gelir biri gider gizlice.

Bu kadar kelâmdan duyulan tek şey; Zaman kısa , vakit uzun ve ece ... Rivayet muhtelif, bilinen tek şey; Yarım kalmış masal gündüz ve gece, Biri gelir biri gider gizlice.

Musa EKİCİ

GÜN GECE

BADEM ÇİÇEĞİ Evimize bahar gelmiş. Pencereden içeri umudu getirmiş. Avucumuzda badem çiçekleri.. Yüreğimizde hoyrat bir sevda Hoş geldin bahar.. Hoş geldin çiçek.. Hoş geldin umut.

Ayşe Melisa BENLİ

bak, dinle yağmurun sesini hisset iliklerine kadar damla damla bir sevdadır bu gökyüzünün yeryüzüne olan aşkı bulutlar ki rüzgarlarla taşınır sevgi sevgi dökülür ruyi zemine anla, anla ey yâr bu gözler ki seninledir, seninle mesrur…

Osman KOYUNOĞLU

Dilde Fikirde Birlik Fikri Üzerine Değerli Yoksun Dergisi okurları; Dergimizin 3.sayısında İsmail Gaspıralı’nın ‘‘Dilde, Fikirde, İşte birlik’’ düşüncesinden yola çıkarak Gaspıralı’nın dil konusuna verdiği ağırlık ve eğitim çalışmalarını dile getiren bir yazı kaleme almaya karar verdim. Rusya’daki Türkçülük hareketinin babası kabul edilen İsmail Gaspıralı beyi konuşacağım. Bu yazıda dikkatle üzerinde duracağım konu İsmail beyin dilde birlik fikridir. İsmail beyin fikrinin asıl amacı bütün Türklerin kolaylıkla birbirini anlayabilecekleri anlaşabilecekleri bir dil oluşturmaktır. Gaspıralı İsmail bu konu üzerinde çetin mücadeleler vermiş ve konu üzerinde çeşitli çalışmalar üzerinde ağırlıklı olarak durmuştur. İsmail Gaspıralı’nın etkilendiği aydın düşünce insanlarından bahsedersek nasıl bir gelişim aşamasından geçip etkin çalışmalarda bulunduğunu anlayabiliriz. Bu kişiler Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa gibi önemli kişilerdir. Ama Namık Kemal, İbrahim Şinasi ve Ziya Paşa önderliğinde oluşturulan genç Osmanlılar onun hayatında derin izler bırakmıştır. İsmail bey gezip gördüğü etkilendiği düşünürlerin fikirlerinden de hareketle elde ettiği tecrübeyle yayın yoluyla faaliyete başlamak istemiştir amma velakin Ruslar’ın Slav politikası Türklere olan düşmanlıklarından ötürü Gaspıralı İsmail çalışmaları sürekli engellenmiştir bunun üzerine Gaspıralı Akmescit’te çıkarılmakta olan Tavrida gazetesinde ‘‘Genç Molla’’ takma adıyla yazılarını yayımladı. Gaspıralı yazılarında öyle çok zekice bir üslup kullandı ki yazılarının yasaklı yayın haline gelmesinin önüne geçti. Fakat Gaspıralı Bey fikirlerini daha net bir şekilde ortaya dökebileceği Türkçe bir yayın ortaya çıkarmayı istiyordu. İsmail Gaspıralı’nın ana gayesinin dilde fikirde işte birlik cümlesinde hayat bulan bütün Türklerin tek vücut halinde olması fikrini unutmamak gerekir. Gaspıralı gerekli çalışmalarını tamamlayıp izinleri aldıktan sonra ismini İbrahim Şinasi’nin çıkardığı tercümanı ahvalden esinlenerek bulduğu ‘‘tercümanı ahvali zaman’’ adlı gazeteyi çıkarmıştır. Gaspıralı bir yandan gazete çıkarmaya gayret edip bir yandan da ‘‘Usul u Cedid’’ okulları üzerinde de çalışıyordu. Gelin isterseniz bu okullar üzerinde de biraz duralım. Gaspıralı İsmail Bey bu okulların kurulmasında ve yayılmasında öncülük etmiştir. Burada dikkat etmemiz gereken nokta şu ki Gaspıralı Bey eğitim üzerine çok titremiştir. Bu okullarda okuma yazma eğitiminin yanı sıra temel matematik eğitiminin verilmesi de sağlanmıştır. Gaspıralı’nın çalışmaları sadece bununla kalmamıştır. Tercüman gazetesini çıkarmasıyla bütün dünya Türklerinin anladığı ortak bir edebi dil geliştirmeye çalışmış ve dilin Osmanlı Türkçesi olmasını istemiştir. Peki bunun nedenlerini de açıklamamız yerinde olacaktır. İki türlü nedeni vardır birincisi Osmanlının o dönemlerde büyük bir imparatorluk dili olmasıdır. İkincisi ise çarlık Rusya’sının Türkler arasında Slav politikasını uygulaması ve bunun üzerine edebi ve halkın anlayabileceği mahalli bir dil oluşturulması için olduğu söyleyebiliriz. Gaspıralı bütün Türklerin birlik olabilmesi için cemaat fikrinden kurtulup millet olma fikrine sahip olması gerektiğini düşünüyordu. Gaspıralı bey ayrı ayrı lehçeler kullanmanın dilde birliğe engel olduğunu millet olabilmek için ortak bir edebi dil olması gerektiğini savunmuştur. İsmail Gaspıralı beyin bu hususta yazdığı yazılar dilde fikirde işte birliğe giden yolda ne kadar çaba sarf ettiğini ortaya koymaktadır. Onun bu çalışmaları diğer Türk boylarına ait birçok aydın düşünürü de etkilemiştir.

FİKİR VE GAYE YOKLUĞU İNSANIN CESARETİNİ KIRAR ONU UYUŞTURUR VE ZAYIF DÜŞÜRÜR.

Abdullah TOPRAK

Farklı Bir Çocuğun Hikâyesi: Rüzgârla Uçan Çocuk Çocuklarla felsefe nasıl yapılabilir? Yılmaz ve Bilican (2021, s. 14) bu soruya cevaben çocuklarla felsefe yapmanın bir bilgi aktarımı ve doğrudan çocuğa ait soruların cevaplanması olmadığını, felsefenin ortak bir sorgulamayı içeren bir yolculuğa çıkılarak yapılabileceğini belirtir. Bu görüşü benimsersek çocuklarla felsefe yapmayı bir yolculuk olarak görürüz. Yol azıksız olmaz, azığımız ise çocuk edebiyatı eserleri olabilir elbette. Çocuklarla felsefe yapma yolculuğuna çıkarken yol azıklarımızdan biri de neden Nergis Seli’nin yazdığı, Buket Topakoğlu’nun resimlediği “Rüzgârla Uçan Çocuk” olmasın? Bu görüşü öne sürmemin sebebi kitaba binaen çokça sorunun sorulabilmesi ve bu soruların çeşitli yanıtlara sahip olmasıdır. Bu sorular (Yılmaz ve Bilican, 2021, s. 214) şu şekildedir:

Çocuklar için felsefe çalışmalarına emek veren Nergis Seli, Rüzgârla Uçan Çocuk’ta temel olarak bireysel farklılıklara değinir. Yazar, okurun hayal gücünün etkin olmasını arzular ve eserine şu şekilde girizgâh yapar: “Sana anlatacağım, rüzgârla uçan bir çocuğun hikâyesidir. Kulağını bana, aklını hayallere ver…” Başkahramanımız çokça güzelliğin içine doğmuş, rüzgârla uçabilecek kadar zayıf bir çocuktur. Annesinin sevgisiyle renklendirdiği gayretlerine karşılık kahramanımızın zayıflığı baki kalacaktır. Annesi, çocuğunun yaşam öyküsüne muazzam etki edebileceği umuduyla bazı manevralara başvurur: Kilo alması için sofralar kurar, rüzgârlı günlerde onu iple kendi bileğine bağlar ve nihayet belki iki dağın arasında, bir vadinin yamacında, durgun suyun kenarında şeklinde tarif edilen, rüzgârı az bir kasabaya taşınırlar. Fakat kahramanımızı orada da bir problem beklemektedir: Arkadaş edinememek. Bunun yanı sıra alaylara maruz kalır. Annesi sorunu çözmek adına çocuğuna onu yerde tutacak, rüzgârdan koruyacak demirden bir kemer hediye eder. Lakin bu kemer de alayların önüne geçemez. Kahramanımız bir arkadaş grubuna dâhil olamaz, toplumun bir parçası olamadığı için hayal kırıklığı yaşar. Bu duygusunu “Zayıf olmak istemiyorum, ben de herkes gibi olmak istiyorum!” (Seli, 2021, s. 25) cümlesiyle ifade eder.

Annesinin destekleyici tavrı bu sorunda da çocuğun yanı başındadır: “Her insan özeldir, farklılığıyla güzeldir. Bazen zordur kendimizi tanımak, bazı şeylere alışmak. Biraz zaman vermeli, hemen pes etmemeli. İyice bir bakmalı, ne yapmalı bulmalı.” (Seli, 2021, s. 25) Kahramanımız ertesi gün üzgün uyanmasına rağmen harekete geçme arzusu ile doludur. Demir kemerini takmayacaktır ve çocuklarla sorunu çözme odaklı bir konuşma yapmayı planlamaktadır. Oysa dışarıya adımını atar atmaz beklenmedik bir rüzgâr ile kendini gökyüzünde buluverir… Gökyüzünde bir müddet seyahat eder.

Bu seyahatinde koca bir çınar, koca bir kartal, bir bulut, bir yüce dağ ve yağmur damlaları ile karşılaşır. Onların birbirinden farklı özellikleri olduğunu ve doğadaki farklılıkların bir sorun ortaya çıkarmadığını kavrar. Çocuk orada alaylara ve dışlanmaya maruz kalmaz. Gerçek dostunun doğa olduğunu düşünür. Okurun hayal gücünü etkin tutan bu yolculuk, çocuğun kasabaya dönmesiyle son bulur. Ve kahramanımız ana fikre ulaşır: “Anlamış ki artık yalnız değilmiş. Farklı olmak hiç de kötü değilmiş.” (Seli, 2021, s. 51) Bu yolculuk esnasında kendini bulan çocuk; bundan sonraki yaşam öyküsünde bazen yerde, çoğu zaman gökyüzünde görülecektir. Kitabın temel olarak bireysel farklılıklara değindiğini ifade etmiştim. Çocuklarla felsefe yaparken kitabın bu yönü üstünde özenle durulması, verimli sonuçlar elde etmeye fırsat sunar. Nitekim Yılmaz ve Bilican (2021, s. 216) da bu istikamette görüş bildirirler: “Soruşturmada farklı olanla birlikte yaşama ve farklılıkların yaratacağı zenginlik konusu üzerinde durulmasını önemli buluyoruz.” Kahramanımız için kullanılan kâğıt çocuk ifadesi, benim zihnimde çocuğun zayıflığından ziyade onun yaşantıya aç ve yaşantıya açık olduğu yankısını uyandırdı. Rüzgârın çocuğa: “Artık benden korkmuyorsun çünkü beni tanıyorsun.” (Seli, 2021, s. 49) biçimindeki ifadesi üzerinde düşünmeye açıktır. Bu düşüncelerle insanların kim olduğunu bilmenin yeterli gelmeyeceği, onları anlamak da gerektiği düşüncesine benzer düşüncelere neden varmayalım? Yayınevince bu kitabın 7, 8 ve 9 yaş grubu için uygun olacağı belirtilmiş. Ama niçin yetişkinler de okumasın? Çocuk edebiyatıyla kalın!

Süleyman AKSOY Yararlanılan Kaynaklar Seli, N. (2021). Rüzgârla uçan çocuk. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Yılmaz, N., & Bilican, Y. M. (2021). Çocuk edebiyatı ve felsefe. İstanbul: Ayrıntı

Hayaller de Küser Mi?

İnsan yaşamı boyunca bir çok farklı düşünceye sahip olmaktadır. Yaşamımız zamana bağlı olarak sürekli devam etmekte. Zaman kavramı içerisinde geçen her saniye farklı düşüncelere sahip olabiliyoruz. Bu süreçte farklı farklı hayallerimiz oluyor. Hayallerimiz bizi ne kadar yönlendiriyor sorusu beni hep düşündüren bir soru olmuştur. Bazen bir anda kurduğumuz günübirlik hayallerimiz olurken bazen de günlerce belki aylarca üzerinde düşündüğümüz hayalleremiz olabiliyor. İnsanı yaşamda bir amaca bağlayan en önemli etken bence hayallerimiz. Yasam için bile belli başlı hayallerimiz olması şarttır. Peki hayallerin gerçekleşmesi için gerek olan şey nedir? Bu soruya farklı yaş gruplarından insanlara sorduğumda genel olarak aldığım cevaplardan birisi vazgeçmemek oldu. Yani insan kurduğu hayale sadık kalmalı, hayali için emek vermeli ve hayalini küstürmeden o amaç için yaşamını devam ettirmeli. Peki bu soruyu kendime sorunca fikrimin ne olduğunu anlatmak isterim. Hayaller de küser mi? Bu soruyu beş yaşında ki bir hatıram ile düşünmeye başladım. O yaşlar yaptığımız eylemlerin doğruluğunu ve yanlışlığını düşünmediğimiz yaşlarımızdı. Benim de o küçük yaşta bir çok insanın sahip olduğu bir hayalim vardı. Bisiklet almak. Bisiklete sahip olmak bir çoğumuzun çocukluk hayalleri arasındadır. Bende babama bunun için ısrar edip dururdum. Babam biraz daha büyüdüğümde alacağız dediğinde ben bir anda büyüme hayaline geçmiş olurdum. Bunun için yapılacak bir şey yoktu. Arka mahallede oturan bir arkadaşım vardı. Bir evin bahçesinde asılı olan bir bisiklet gördüğünü anlatınca bizim hayalimiz de o bisikleti çalmak olmuştu .O evin önünden defalarca geçip durduk ve hayalimiz için hazırlıklar yaptık. Sabah saatinde bahçeden bisikleti çalacaktık. Ertesi sabah biz o bisikleti çalmıştık. Artık hayalimiz olan bisiklete kavuşmuş olduk. O gün ben sadece arkadaşım bisiklete binmesini seyrettim çünkü aklıma o bisiklete belki de sahip olmak içinbenim kadar bekleyen bir çocuk olabilir düşüncesi gelmişti. O bisiklet benim yeni alacağım bisiklet olmayacaktı. Arkadaşım sevinçle bisiklete binerken benim o hayalimdeki bisikletin bana küstüğünü fark ettim. Gece bisikletin sahibini düşünerek erken saate bisikleti yerine koymayı düşünüp durdum. Güneş etrafı aydınlatınca ben bisikleti çoktan sahibine iade etmiş oldum. O gün ben bu olayı babama anlattığımda ise eğer o bisikleti sahibine vermeseydin sana asla bisiklet almazdım demesiyle ben anladım ki hayaller de küsermiş. Ertesi gün akşam üzeri babam eve gelip benimle bisiklet almak için çarşıya çıktı. İşte o an ben hayalimle yeniden barışmış oldum. Ve hayatım boyunca kurduğum her hayale sadık oldum. Benim hayallerim için başkasının hayallerine küsmesine hakkım olmadığını o yaşta anlamıştım. Tavsiyem şudur ki hayal kurmaktan korkmayın. Hayallerinizi küstürmekten korkun. Yaşamınız boyunca dürüst hayallere kavuşmanız temennisi ile hoşça kalın.

Galip KÖFTECİ

“BİLİYOR MUSUN İNSAN ÜZGÜN OLUNCA GÜN BATIMININ TADINA DAHA İYİ VARIYOR...” (KÜÇÜK PRENS) “Bir lamba hüzniyle Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi...”

“Yollar” şiirine bu dizelerle başlar Ahmet Haşim, güneşin batışını gaz lambasının kısılan alevine benzeterek. Hemen hemen hepimiz gün batımını seyretmeyi severiz ama nedense içinde yaşadığımız anın kıymetini pek bilmeyiz. Güneş yavaş yavaş çekilirken yeryüzünden, bizim dünyamızda okullar dağılmış, mesai saatleri sona ermiş, kimimiz trafikte, kimimiz biran önce eve varıp kendini koltuğa atma derdinde, kimimiz de akşam yemeğinde ne pişireceğini düşünmekte. Güneş batmış, manzara harikaymış görmeyiz bile. İşte bu yüzden zaman hepimiz için aynı şey değildir. Saatin usulca ilerleyen tik takları herkes için aynı değildir. İnsanların ruh hallerine göre bir dakikanın anlamı değişir. Zira bir an bile geriye alamadığımız zaman; sevinçliyken çok hızlı, üzgünken, heyecanlıyken, sabırsızca bir haber bekliyorken çok yavaş ilerler. Bazen dalıp gideriz uzaklara, düşüncelerimizin denizinde sefer eyleriz. Bazen ağız dolusu bir kahkaha, gözlerimizden yaş gelinceye kadar güleriz. Ve bazen de bir Nazım Hikmet dizesi tercüman olur hislerimize; “hüzün ki en çok yakışandır bize belki de en çok anladığımız” Bazenler eşittir BİZ’ e. Hayat ne hep hüzün, ne de mutluktan ibarettir. Yaşam bu iki denklem arasında gidip gelmelerimizdir. Sadri Alışık’ın çok güzel bir repliği vardır: “Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, bir çok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun...” Güneş batarken aslında ömrümüzden bir günü daha uğurlarız. Kim bilir belki de bu yüzden hüzün en çok gün batımına yakışıyor. Son söz niyetine; Sağlık olsun her şeyden önce, gönlümüze şifa niyetine, hüznü de koyalım, sevinci de yaşam denilen heybemize, Seyredelim gün batımını herhangi bir gün, herhangi bir yerde, en azından bir kere...

Naşide Arslan.

KAF DAĞI Şimdi uzaklardasın Kaf Dağı’nın ardında Bir diyarda Uzaklardasın şimdi Issız bir diyarda Kuytu köşede kalmış… Ne bir tren, ne bir kayık Ne de bir kervan gitmez Ulaşmak çok zor şimdi sana Kuş olsam kanadım taşımaz Koşsam yollar kapalı Uzaklardasın… Taaa evrenin en köşesi… Gözlerim sensiz, ellerim sensiz… Önümde kocaman Kaf Dağı Ardında bir yerde sen Ordasın, biliyorum ama gelemiyorum Özür dilerim sevgilim Senelerdir bir tutsak misali bastırdığım gurur Bir anda bedenime sultan oldu Özür dilerim sevgilim Onca çöl aştım Ama Kaf Dağı’nın eteklerinde Oturdum kaldım Son konumum olacak burası Birazdan yükselecek ruhum göklere Bir yıldız oluşacak orada Ve gerçek âşıklar son güne kadar Ona bakıp yönünü bulabilecek

Hoşça kal sevgilim Gökyüzüne bakmayı unutma…





Şule DURAK

FARK EDİLMEYEN YILDIZLAR Herhalde bu hayatta başını sokabileceği bir evinin olması yurtsuz olmayı önlemiyordu; onun için. Diyar diyar gezip hiçbir yere ait olamamanın bir sonucu olsa gerek bu his. Elbette öyle. Çünkü en lüks evlerde otursa da insan, bir kere sıcaklık kazanmamış bir evin yurt olması imkânsızdı. Evi ısıtan neydi peki? Sessizlik başını ağrıtıyordu artık. Evin hiç bu kadar sessiz olduğu görülmemişti. Sessizlikle uzun süredir maruz kalmamış bir insanın verdiği tepki gibi o da durup kendini dinledi, çok uzun zaman sonra… Elindeki toz bezleriyle koltuğun ucuna oturmuş hiç düşünmediği şeyler düşünüyordu. Korkmadı değil ama daldığı yerden de çıkamadı. Kaç zaman öyle kaldı, bilemedi. Çünkü saat anlamını yitirmişti, güneş üşütmüştü. Bunların tek bir açıklaması olabilirdi: Artık farkına varıyordu. Doğduğu günden beri oradan oraya süreklenip gitmişti. Şimdi durmasının anlamı neydi? Madem o kadar sürüklenip durdu, şimdi neden hiç yaşamamış gibiydi? İçindeki bu boşluk da neyin nesiydi? Kalktı yerinden hiç yaşamadığını hissettiği gibi hiç düşünmemiş gibi günlük yaşamına devam etti ama hayatına devam edebildi mi, bunu bilmiyordu. O öğleden sonra daha durgundu. Hanımı ve çocuklar onu gördükçe iyi misin diye soruyorlardı. O da neden sorduklarını anlayamadan fazla samimi bir cevapla iyi olduğunu söylüyordu. Akşam olduğunda keyifsiz bir şekilde odasına çekildi. Düşünmekten bir türlü yapması gerekenleri yapamıyordu. Saatlerce düşündü… Düşündü… Sonunda asla dile gelemeyecek ancak o anda gözlerini gören bir kişinin bile anlayacağı kadar dışa vuran bir karar aldı. Belki kendisi bile farkında değildi bu kararın ama artık onu bu güne getiren amacının değiştiği saçlarının akından bile anlaşılıyordu. Günler günleri kovaladı, haftalar yoruldu, aylar kışı getirdi. Kar kapıyı bastığında bu evde hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ne gülüşler aynı kalmıştı ne de sözler. Onun tek istediği kış gelmeden memleketini görebilmekti. Annesi babasıyla konuşsa da görmek gibi olmuyordu. Fakat niye gidemediğini bir türlü anlayamadı. Annesiyle her konuştuğunda gelmek istediğini söylüyordu ama annesi bir kere bile “Gel kızım.” demedi. Hanımına iki günlüğüne gidip döneceğini söylese de bir şeyler oldu ve konu değişti her defasında. Geçiştiriliyor gibi hissediyordu. Son kez cesaretini toplayıp hanımıyla konuşmaya karar verdi. Soğuk bir kış gecesinde odayı cılız bir mum aydınlatıyordu. Elindeki kitaba dalmış hanımı, usta bir heykeltıraşın ömrünün sonundaki, mermerden işlediği en güzel heykel gibi duruyordu. Önce çekindi. Etrafı topluyor gibi oraya buraya uzandı eli. Sonra o nahif sesle irkildi: -Bir şey mi söyleyeceksin, Yıldız? -Şey… Hanımım kusura kalmayın, rahatsız ettim… Ben, şey diyecektim… -Adamı çatlatırsın ha böyle. Söyle ne diyeceksen. -Ben diyorum ki… Bu hafta sonu anamı babamı görsem de gelsem. Müsaade eder misiniz?

Hanımı dikkatle Yıldız’ı süzdü. Diyecekleri arasında karar veremiyor gibiydi. Derin bir nefes aldı, elindeki kitabı camın önüne koydu ve sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı: -Sen tam 30 yıldır benim yanımdasın. İkimiz de küçükken bana arkadaşlık ederdin, yol gösterirdin. Şimdi çocuklarım oldu ve çocuklarıma bakıyorsun. Zaten senden başkasına güvenemezdim. -Estağfurullah Hanımım. -İlk geldiğin zamanları hatırlıyorum da… Görünüşün hiç değişmemiş; saçlarını yine örüyorsun, gözlerinin altına sürme sürüyorsun. Ama bir yandan da çok değiştin, farkında mısın? Geçen sene bu zamanlar deselerdi ki bana Yıldız evine gitmek isteyecek, hiç inanmazdım. Güler geçerdim. 30 koca yıldan sonra neden gitmek istiyorsun. Bir sebebi olmalı. Ne bu sebep? Hı? -… -Anneni babanı görme demiyorum. Ama ben sana kaç defa gitmek istediğini sordum, bunca yılda bir kere bile olur demedin. Ben şaşırıyorum sadece ve anlamak istiyorum. Sebep ne, seni oraya çeken şey ne? Ya da şöyle sorayım: Neden buradan uzaklaşmak istiyorsun? Bu soru Yıldız’ın başını kaldırmış, gözlerini çakmak çakmak etmişti. Konuşacak gibi oldu, boğazı düğümlendi. Ellerini ovuşturmaya başladı. Bir şeyler sakladığı belliydi. Hanımı ısrar etti. Çok vakit geçmeden Yıldız da konuşmaya başladı: Biz senle kardeş gibi büyüdük ama sen evlenince sana “Hanımım” dememi istedin. Ses etmedim. Çocukların doğdu, ben yetmiyormuşum gibi bir başka dadı getirttin. İçime attım. Çocukların büyüdü, hizmetçileri oldum, bir kere sevgi görmedim, evde ayak bağı olmaya başladım. Sineye çektim. Durmadan çalıştım, eşin “Buna ne gerek var burada, gönderelim.” dediğinde ağzını açıp tek bir şey söylemedin. Aynalarla konuşmaya başladım. Anamı babamı görmek istediğimi dile getirdiğimde hiç oralıklı olmadın. Ben de yapacak bir şey bulamadım, sustum ama unutmadım bu sefer. Şu akan göz yaşlarımın on mislini her gece döktüm. Hiçbirini duymadın. Önceden olsaydı hemen anlardın bir derdim olup olmadığını. Hani sen diyorsun ya bana, değişmişsin diye asıl değişen sensin, göremiyorsun. Bundan on yıl önce deselerdi ki bana Gülbahar beni evin beslemesi edecek, güler geçerdim. Ama ettin. İki çocuğa maskara ettin. Ben de değiştim elbette, ben biliyorum. Nasıl değişmeyeyim ki? Beni aldın götürdün vatanımdan uzaklara. Anamın dilini konuşamadım, baba ocağına varamadım. Bir yere ait olamadım. Evin bir odasına hem kullanılmayan eşyaları koydunuz hem de beni yerleştirdiniz? Bana bunu mu reva gördün? Bugünkü olaya ne demeli? Oğlun istedi diye camla oynamasına mı izin vereydim? Ana olamadım ben hiç ama çocuğun başına ne zaman bir iş gelir senden iyi bilirim. Elinden aldım diye kızdın bana herkesin içinde ama o cam şişeyi verseydim de kırılsaydı o zaman yine kızacaktın. Sen hep kızarsın. Ama artık bu yaşımda huzur istiyorum

Devamı Gelecek...

Rüveyda YERLİ

Son Gecem Cebimde bir dolma kalem Aktı mürekkebi, sözlere revan Bakmaksızın, dinmeksizin aktı kan Son gecem bu, son nefes, son dem Büyüklük, dem ile ölçülür, gerek gam Sızmaz gözünden elem, yanan can İhsan verir çekilen her acı, her an Son gecemdeyim, son söz, son şan Şan-ı esir, nam-ı hür tüm fikriyatın Feda idi varın, yoğun ve cananın Bir hiç uğruna mıydı çaban, yazgın Son gecem bu, son şiir, son zan

Gökhun AYDIN

Psikoloji, Eğitim ve Tasavvuf; Kendini Bilme ve Aşma Meselesi Dünyaya geldik gitmeye.. Orası tamam. Fakat niçin geldik ve nereyedir bu gidiş? Cevabı kestirmeden ifade edelim. Edelim etmesine de cevabını tatmak, sorusundan daha zor bir meseleye götürecektir bizi. Ancak götürdüğü yere gitmek akıllıca bir iş değil. Zira para etmiyor, not da vermiyorlar. Neyse ne biz derdimizi yazalım kimine merhem olacak kimine dirhem olacak kimine vakit kaybı.. Ancak denemeden bilemeyiz kime ne olacağını. Esasen biz dünyaya tanış olmaya geldik. Tamam da kimle? Evvela özümüzü tanımamız gerekir. Çünkü kim olduğumuzu bilmez isek bir başkasıyla da tanışamayız. Sen kimsin denildiğinde hakikate uygun bir cevabımız olmaz. Sonra ailemizi ve içerisinde bulunduğumuz toplumu tanıyacağız. O niye? Biz sadece benden ibaret değiliz çünkü. Benliğimizi etkileyen önemli değişkenlerden bazıları : ailemiz, mahallemiz ve kültürümüzdür. Sonra Diğer insanları ve milletleri tanıyacağız. Ve özümüzü bildikten sonra O'nu yani bizleri var edeni ve varlığından haberdar kılarak müşerref kılanı tanıyacağız: Hazreti Allah'ı. "Yahu adam yazıyorsun bir şeyler tamam amma nedir bunun istinat duvarı. Nereye dayanır bunun aslı?" Şudur: "Ben gizli bir hazine idim bilinmeyi murad ettim" (Keşfül Hafa). Burada Hz. Allah'ın bir muradı var. O ol der ve oluverir hakikati ile beraber düşünüldüğünde ortaya çıkacak bir anlam da şudur: onu bilenler var. Var çünkü o öyle murad etti. Bir diğer delilim ise: "Kendini bilen Rabbini bilir" Hadisi Şerifidir. Allahı bilmek için evvela kendini bilmek lazım çıkarımı isabetli olur diye düşünüyorum. Peki milleti tanımak bahsine yönelik ne buyrulur? "Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık" (Hucurat, 13). Yukarı da ifade ettiğimiz başkasıyla tanış olabilmek için öncelikle kendimizi tanımalıyız. Biz de benden daha büyük bir bütünün parçasıyız görüşü ile bu hakikat değerlendirildiğinde anlam gediğine oturmuştur zannediyorum. Başka topluluklarla/milletlerle tanışabilmek için öncelikle kendi adımızı, sanımızı, soyumuzu, mayamızı, özümüzü iyi bellemek ve benimsemek gerekli. Ancak bu bilme hali bizi övgüye ve hamasete değil tanış olmaya dolayısıyla iletişim kurup barış ortamı tesis etmeye itmelidir. Mevzu çok ağır olunca geniş perspektiften ele almak icab ediyor. Günümüz modern insanı psikolojik açıdan büyük bir bunalıma girmiş durumda. Depresyon ve Kaygı neredeyse tüm toplumlarda artış gösteriyor. Şiddet ve intihar vakaları ise gün geçtikçe yürekleri dağlayan noktalara geliyor. Dünya Sağlık örgütünün bir araştırmasına göre dünyanın yüzde 15'i (her 6 kişide biri) ağır derece psikolojik hasta. Antidepresan kullanımı ise aynı hız da artıyor. Uyuşturucu ve alkol meselesine girmiyorum bile. Hasılı sıkıntılı bir ahval görünüyor. Ve seyreden bu durum tüm insanlığa olumsuz tesir ediyor. İşin ilginç tarafı şu, bilim ilerledikçe ilerliyor, psikolojik veriler artıyor. Her insanı kendi tanımak için çaba sarf ediyor. Daha müreffeh koşullar söz konusu. Ancak psikolojimiz de aşağı doğru gidiyor. Çok basit bir mantıkla bile bu işte bir sıkıntı var çıkarımı yapılabilir. Çok uzatmayalım asıl sorunun insanın özüne yabancılaşması olarak görüyorum. İnsan özüne yabancılaşırsa kendini tanıyamaz. Kendini bilmeyen Rabbini hakkıyla bilemez. Bir diğer açıdan özü yabancı olan birey ailesine, milletine ve ümmetine de yabancılaşır ve ait olma güdüsünü tadamaz. Kendisinden daha büyük bir anlamın peşinde koşamaz. Dolayısıyla yukarı da kurduğumuz mantığa binaen başkasına da yabancılaşarak tanış olamaz. Hal böyle olunca nice psikolojik sorunlar, sosyal problemler, varoluşsal boşluk, anlam arayışları, boş ideolojilerin kurbanı olmak gibi pek çok durum ortaya çıkar ve süregiden bir yalnızlık, depresyon, kaygı... baş gösterir.

Kendine yabancılaşma problemini aşmak için şu yöntem faydalı olacaktır: öncelikle kendini fiziki, manevi, sosyal unsurlarıyla tanımak. Kaynaklarını ve engellerini fark etmek ve ilgi yetenek değerlerini keşfetmek. Sonrasında kendini bu halinle kabul edip gelişim potansiyelinin olduğu konularda kendini geliştirmek. Bu metot ile insan normal bir şekilde yaşamını sürebilir. Pek çok problem ile de başa çıkabilir. Ancak bu usül asıl değildir. Yani hakiki bir kendini tanıma ve geliştirme isteyen birey için nakıs kalır. Ancak dünyaya gelmiş ve fakat gitmeye de pek gönlü olmayan insanlar için merhem olabilir. Peki asıl olan, hak olan kendini bilme nedir? Psikolojide insanın özünü, benliğini, egosunu güçlendirme, kendini gerçekleştirme, özgüven Kazandırma, özerklik sağlama gibi pek çok kavram ısrarla tavsiye edilerek bütün herkesin kendini çok sevmesi ve kendi kararlarını yalnızca kendilerinin vermesi gerektiğini vurgular. Bu fikir günümüzün haline bakıldığında pekte işlevsel olmuş gibi durmuyor. İnsanlar kendilerine aşırı güvenin sonucunda narsistik tipler olabiliyor. Kendisi dışında her şeye düşman olabiliyor. Ailedeki tartışmalara tahammülü kalmayıp direk boşanma yöntemini tercih edebiliyor. Yahut yeterince özgüven sahip olmadığını düşünüp yalnızlaşabiliyor. Toplumdan kendini soyutlayarak bu ızdırapla hayatını idame ettiriyor. Bir de bizim Tasavvufumuz var hani kimsenin bilmediği ama üzerinde epey bir konuştuğu şu meşhur kavram. Meseleyi belli bir zeminde tutmak için tasavvufu açmıyorum ama kısaca Allah’ı sevme sanatının, düşünceyi iyi doğru ve güzel zeminde yönetebilme usulünün, güzel ahlaklı olarak insanlığa hizmet etme yolunun "tattırıldığı" bir mecra bir sistem bir eğitim metodudur. Kökü 1400 yıllık bir maziye dayanır. Devam edelim tasavvufta ise asıl olan benliği hiç etmektir. Egonun/nefsin haz ve isteklerine muhalefet etmek ve gerektiğinde baskılamaktır. Gönül ve ruhun doyurulduğu nefsin ise aç bırakıldığı bir usuldür. Sevginin aslı tadılır. Yolda nice tehlikeler olduğu için bir yol başçısına ihtiyaç vardır bu yüzden yol önderinin her dediğine uyulur ki yolun sonunda selamete kavuşulsun. Modern psikolojinin benliği yüceltici ve sözde özgürleştirici metoduyla değerlendirildiğinde tam olarak zıt bir usül olarak görülüyor tasavvuf eğitimi. Ancak görülen bir başka meselede Psikolojinin bize fayda sağladığı ama tam düzeltemediği aşkın bir anlam ve maneviyat, tatmin olan bir kalp ve hikmet dolu bir akıl hediye edemediği de aşikardır. Meseleyi burada kısaca toparlayıp bırakalım. Esasen böyle mühim ve elzem konuları birkaç cümleye sıkıştırmaktan gönlüm razı değil ancak meselenin özüne dair birkaç kelam etmekten de memnuniyet duyuyorum. Ezcümle insanın kendini bilmesi demek Rabbini bilmesi demektir. Kendini bilmek içinse bir aynaya ihtiyaç vardır. Tasavvuf da Sufiler talebelerine bir ayna ve bir ışık olurlar. Bu aynaya bakan kişi eksiğini kusurunu görür. Bunu tedavi edecek zatı bilir ve özünü (ruhunu ve gönlünü) tanımak için ona teslim olur. Yolun sonunda aldığı nurla kendini, ailesini ve toplumu asırlarca aydınlatır. İşte o zaman Yunus olur, Mevlana olur Hacı Bektaş olur, Abdülkadir Geylani olur... Ölümü öldürür. Zira ölürse ten ölür canlar ölesi değil. Hayırla kalınız dostlar. Selametle.

Ahmet Yusuf ÜNALAN

MESELEMİZ AZ OLMAK DEĞİL ÖZ OLAMAMAK

Azınlığın Grup üzerinde etkili olması için grup tarafından genel kabul görmüş olması, grubu meydana getiren diğer bireylerden daha vasıflı, daha bilgili olması gerekmektedir. Örnek verecek olursak Türk tarihinde "Alimin ölümünün alemin ölümü olarak kabul edilmesi", azınlığının koşullar sağlandığında halk üzerinde çok büyük bir tesiri olduğuna işaret etmektedir. Ancak dünya tarihinde genel kabul görmüş bir kaide vardır ki o da azınlığın grup üzerinde bilgilendirici sosyal etkisi yani grubun tam olarak herhangi bir fikri olmadığında gruba kılavuzluk etmesi ve grupta özel kabul sağladığıdır. Buna da çok güzel bir misal verelim ki meseleye tam manasıyla vakıf olalım inşallah. Peygamber efendimiz (s.a.v.) İslam dinini tebliğ ederken cahil ve putperest halk, hak üzere yaşamanın, dünyaya gönderiliş gayesinin, dünya ve ötesinin tek sahibinin varlığından bîhaber yaşarken, kurtuluş çaresini kendi yaptıkları ilahlarda ararken yani varoluşsal kuram hakkında herhangi bir fikri yokken tebyin vazifesi müşrikler için '' bilgilendirici sosyal etki '' yapmıştır. Benim en çok üzerinde durmak istediğim konu kişisel kontrol arzusunu dizginleyen bireyle ile kişisel kontrol arzusuna hükmedemeyen bireyler arasındaki farklara sonuç odaklı bakmak. Örnek üzerinden gitmek istiyorum. Önümüze hoşumuza giden nefsimize ((id (Freud)) hitap eden, hazsal olarak doyum sağlayabileceğimiz ancak bu hazzın kısa ve geçici yani süreklilik arz etmeyeceği bağımlılık yapan maddeleri veya cinsellik ve saldırganlığı körükleyen bir durum, bir madde koyulduğunu düşünelim. İnsana zevk veren seçeneklerin sunulmasından sonra önümüzde İki yol çıkmaktadır. Ya böylesine hoşumuza giden, nefsimizi körükleyen seçeneklere hayır demeyip geçici zevklere aldanacağız ve sonucuna katlanacağız. Ya da daimî mutluluğumuza, daimî kurtuluşumuza ulaşmak için çizilen sınırları aşmayacağız. Biz üniversite talebeleri gelecekteki kariyerimiz için geçici hazlara hayır diyebilip davranışçı görüşün önermesinin yerine getirmiş oluyoruz. O öneri doyumu erteleyebilmektir. Doyum, uzun vadeli, daha tatmin edici sonuçlar elde etmek için anlık zevklerden vazgeçmek olarak tanımlayabiliriz. Şu cümle ile farklı perspektiften bakalım.

DOYUMU ERTELEYEBİLEN KİŞİLER DOYUMU ERTELEYEMEMENİN DOYUMSUZLUĞA GÖTÜRECEĞİNE BİLEN KİŞİLERDİR.

Doymak bilmeyen nefis; kendi sınırlarını çizemez. Günümüz dünyasında sınırsızlık hastalığı bütün sinelere sinmiş durumda. Dünya ve ahiret menfaatimiz, saadetimiz için bizlere meşru dairede ana caddede yolumuza devam edilmesi isteniyor. Ana caddeden çıktığımızda şeri (a)tten farklı bir şeride geçtiğimizde ya şarampole yuvarlanırız ya da karşı şeritten gelene çarparız. İnsan eğer ki şeritten çıkıp gayrimeşru yollara müptela (Bir şeye kendini kaptırmış olma ) olursa sınırsızlık hastalığına yakalanması muhtemeldir. Yani sürekli farklı hazlar, farklı zevkler peşinde koştururken zevk tünellerinde; kim olduğunu, insânî ve ahlâkî sınırlarını unutması, hiçe sayması olağan bir şeydir. Diğer yazıda kadına şiddetin, çocuk istismarının nedenlerini bu minval üzerinden anlamaya çalışacağız. Devamı gelecek…

Cuma GÖKÇE

MESELEMİZ AZ OLMAK DEĞİL ÖZ OLAMAMAK

Azınlığın Grup üzerinde etkili olması için grup tarafından genel kabul görmüş olması, grubu meydana getiren diğer bireylerden daha vasıflı, daha bilgili olması gerekmektedir. Örnek verecek olursak Türk tarihinde "Alimin ölümünün alemin ölümü olarak kabul edilmesi", azınlığının koşullar sağlandığında halk üzerinde çok büyük bir tesiri olduğuna işaret etmektedir. Ancak dünya tarihinde genel kabul görmüş bir kaide vardır ki o da azınlığın grup üzerinde bilgilendirici sosyal etkisi yani grubun tam olarak herhangi bir fikri olmadığında gruba kılavuzluk etmesi ve grupta özel kabul sağladığıdır. Buna da çok güzel bir misal verelim ki meseleye tam manasıyla vakıf olalım inşallah. Peygamber efendimiz (s.a.v.) İslam dinini tebliğ ederken cahil ve putperest halk, hak üzere yaşamanın, dünyaya gönderiliş gayesinin, dünya ve ötesinin tek sahibinin varlığından bîhaber yaşarken, kurtuluş çaresini kendi yaptıkları ilahlarda ararken yani varoluşsal kuram hakkında herhangi bir fikri yokken tebyin vazifesi müşrikler için '' bilgilendirici sosyal etki '' yapmıştır. Benim en çok üzerinde durmak istediğim konu kişisel kontrol arzusunu dizginleyen bireyle ile kişisel kontrol arzusuna hükmedemeyen bireyler arasındaki farklara sonuç odaklı bakmak. Örnek üzerinden gitmek istiyorum. Önümüze hoşumuza giden nefsimize ((id (Freud)) hitap eden, hazsal olarak doyum sağlayabileceğimiz ancak bu hazzın kısa ve geçici yani süreklilik arz etmeyeceği bağımlılık yapan maddeleri veya cinsellik ve saldırganlığı körükleyen bir durum, bir madde koyulduğunu düşünelim. İnsana zevk veren seçeneklerin sunulmasından sonra önümüzde İki yol çıkmaktadır. Ya böylesine hoşumuza giden, nefsimizi körükleyen seçeneklere hayır demeyip geçici zevklere aldanacağız ve sonucuna katlanacağız. Ya da daimî mutluluğumuza, daimî kurtuluşumuza ulaşmak için çizilen sınırları aşmayacağız. Biz üniversite talebeleri gelecekteki kariyerimiz için geçici hazlara hayır diyebilip davranışçı görüşün önermesinin yerine getirmiş oluyoruz. O öneri doyumu erteleyebilmektir. Doyum, uzun vadeli, daha tatmin edici sonuçlar elde etmek için anlık zevklerden vazgeçmek olarak tanımlayabiliriz. Şu cümle ile farklı perspektiften bakalım.

DOYUMU ERTELEYEBİLEN KİŞİLER DOYUMU ERTELEYEMEMENİN DOYUMSUZLUĞA GÖTÜRECEĞİNE BİLEN KİŞİLERDİR.

Doymak bilmeyen nefis; kendi sınırlarını çizemez. Günümüz dünyasında sınırsızlık hastalığı bütün sinelere sinmiş durumda. Dünya ve ahiret menfaatimiz, saadetimiz için bizlere meşru dairede ana caddede yolumuza devam edilmesi isteniyor. Ana caddeden çıktığımızda şeri (a)tten farklı bir şeride geçtiğimizde ya şarampole yuvarlanırız ya da karşı şeritten gelene çarparız. İnsan eğer ki şeritten çıkıp gayrimeşru yollara müptela (Bir şeye kendini kaptırmış olma ) olursa sınırsızlık hastalığına yakalanması muhtemeldir. Yani sürekli farklı hazlar, farklı zevkler peşinde koştururken zevk tünellerinde; kim olduğunu, insânî ve ahlâkî sınırlarını unutması, hiçe sayması olağan bir şeydir. Diğer yazıda kadına şiddetin, çocuk istismarının nedenlerini bu minval üzerinden anlamaya çalışacağız. Devamı gelecek…

Cuma GÖKÇE

Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı. Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.

YOKSUNDERGİSİ